Ah Teslimiyet

avatar

BAĞBOZUMU

30/10/2009, 10:49

Bugünlerde hiç ağaçların arasında dolaştınız mı? Ayaklarınıza kurumuş yapraklar, çürümüş kemik gibi dallar takıldı mı? Gözünüze eskimişliğin gri rengi, yitip gitmişliğin sararıp solmuş biçimleri takıldı mı? Vakit ayırın kendinize ve ağaçların arasında bir dolaşın. Gözlerinizi kaldırıp, fakirleşip, çıplaklaşmış ağaç dallarında dolaştırın. Size neler söylüyorlar? Ne haberleri var size?

Şimdi de geride bıraktığımız o güzel bahar günlerini ve hemen ardı sıra gelip geçen yaz günlerini hatırlayın. Bahçeler dağılmış, bağlar bozulmuş çoktan… Şimdi bağbozumu vakti. Meftun olduğumuz terütazelik gitmiş, yerini bozulmuşluğa, ölüme yakınlığa bıraktı. Daha dün yemyeşilken ağaçlar, bugün sapsarı, kızıl, kahverengi.. Yeşil örtüler çoktan çıkarılmış, kuru kemiklere benzeyen çıplak ağaç dalları fakr içinde göğe uzanıyor. Zamanın ilerlemesiyle her şey eskiyor, her yer toprağa yakınlaşıyor. Aynen insan gibi..


Yürü ey bivefa hercâî güzel
Gönlüm o sevdadan vazgeldi geçti
Soldu açılmadan gonce-i emel,
Sonbahara erdik, yaz geldi geçti..


Böyle diyor Rıza Tevfik Serzeniş’inde. Burada gerçi sevgiliyedir serzeniş... Peki ya insanın en çok sevdiği, bel bağladığı kimdir? En vefasız kimdir insana? Kim umulmadık bir anda terkedip gider insanı? Elbet kendisi. İnsanın belki en sevdiği ve muhakkak en vefasızı kendisi olmalı.


Hayatımız elimizden yavaş yavaş kaymadadır. Biz farkına varamayız çoğunlukla. Bütün zamanlara ayağımızı basabileceğimizi, bütün yarınların bizi beklediğini sanırız. Sanırız ki, ebediyen dünyada kalacağız. Bu güzellik, bu gençlik, bu zindelik hep yanımızda kalacak, hep bizimle olacak, hiç ölmeyeceğiz diye biliriz. Ama, bir gün, günlerden bir gün, tıpkı bugün gibi bir bugün çocukluğunuzun cennetinden bir sevdiğinizin eksildiğini öğrenirsiniz. Dedenizin ölümünü haber alırsınız. Çocukluğunuzun hercaî günlerinde yüzünüzü okşayan, her saçınızı okşayışta sizi bilmediğiniz dünyaya ısındıran o cennet figürü ummadığınız bir anda eksilivermiştir. Belki de uzun bir süredir; varlığının bile farkında olmadan yaşamışsınızdır. Arayıp sorma, özleyip görme arzunuz bile olmamış olabilir. Unuttuğunuzu bile unutmuş da olabilirsiniz. Vefasızlığınıza bile vefasızlık edip, vefasızlığınızdan bihaber yaşamışsınızdır. Varlığını hissetmediğiniz birinin eksikliğini de hissetmeyeceğinizi sanırsınız. Ama öyle değil işte! Vefasızlığınız yüzünüze bir yumruk gibi çarpar. Çocukluğunuza dönüş yaparsınız; yaşadığınız dedeli günleri hatırlarsınız. Dedenizle birlikte, çocukluğunuzun cennetsi günlerini de geride bıraktığınızı hatırlarsınız. Ve şimdi erişkin olup, çoluk çocuğa karışıp hayatın ortasına dolu dolu yürürken, aslında nice zamanları tükettiğinizi farkedersiniz. Aklınıza tam burada dağınık bir bahçe gelir; bağbozumu düşer.


Bu hatırlamayla anlarsınız ki, her şey ve her insan fânidir; kendiliğinden vefalı değildir. En önce kendi varlığınız kendinize vefa etmeden çekip gitmiştir. Hiç farketmediğiniz halde, varlığınız eriyip gitmiş, solup eskimiştir. Bağınız bozulmaya başlamıştır; hatta bozulmuştur hepten. Ne kadar baharlar varsa da sizi bekleyen, siz hep sonbahardasınız; belki de bu yılki ilkbaharınız son baharınız olacaktır.


İnsan sürekli bağbozumu içindedir. Dünya ile olan bağlarımız bozulur. An gelir, dünya dolusu ama bir o kadar incecik bağlarla çevrili olduğumuzu farkederiz. Bütün bağlılıklarımız, bütün bağlarımız bir andan diğerine kopmaya hazırdır. Bir varmış, bir yokmuş olur. Bir nefes gibi. Bir alırsınız, bir verirsiniz… Sonra…


İnsan dünya ile bağlarını hep gevşek tutmalı. Ebediyen kalacakmış gibi değil; her an gidecekmiş gibi basmalı ayağını yeryüzüne. Çünkü hiçbir anınızın garantisi yoktur. Her an o an olabilir. Süreklilik diye bir şey yoktur. Bir andan diğerine geçmek kendi elimizde değildir. Peki bu halde ne yapmalı insan? Hangi bağla bağlanmalı? Nereye bağlanmalı? Nerde ve kimde vefa aramalı? Sorular uzar gider ve cevaplar gelir arkasından.


Herşeyi kudret elinde tutan Kayyum’dan, herşeye hayat veren Muhyi’den medet ummalı. Yalnız O’ndan, Tek Vefalı’dan, biz kendimizi unuttuğumuzda bile bizi unutmayan Vâfi’den vefa beklemeli, O’ndan beka ummalıyız.


Her bağbozumunda, hakiki bağlarımıza dönmeliyiz.

SEMİNE DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Ruhlarınızı çağırın aranıza

22/10/2009, 12:40

Bir zamanlar, Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri hayvanlara yüklemişler, yerlileri de hamal ve rehber olarak yanlarına alıp uzun bir yolculuğa çıkmışlar.

Kafile zor şartlar altında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, vadileri ve çağlayanları aşıp yolculuğa hızla devam ediyormuş. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Hedeflerine bir an önce varmak isteyen arkeologlar bu duruma bir anlam verememişler. Zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatmışlar.

Ancak, yerliler derin bir suskunluk içinde beklemeyi sürdürmüşler. Yerlilere tercümanlık eden rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra durumu şu şekilde ifade etmeye çalışmış: "Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Bir nefes olsun durup, geride bıraktığımız ruhumuzu çağıralım mı bugün? Bedenlerimizin alabildiğine yakınlığına inat, içimizde sürekli inşa ettiğimiz o sinsi uzaklığı fark etmeye çabalayalım mı? Kim bilir, belki de o hırslı arkeologlar gibi ileride bir yerde bizi beklediğini sandığımız, o kayıp mutluluğun hayalî taşlarını üst üste koyarken, mutluluğumuzun köşe taşlarını yıkıp geçiyoruz, duygularımızı öldürüyoruz; kalplerimizi yolda bir yerde yitiriveriyoruz.

Haydi, bugün duralım ve susalım. Gözlerimize söz verelim. Bakışımız nutuklar çeksin. Suskunluğumuza gelsin konuşma sırası. Aşkların telaşlarda eriyip gittiğini gözlerimiz söylesin bize. Telaşların sevgileri hep sonralara itelediğini sükûnetimiz fısıldasın kalplerimize.

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz. Koşturuyoruz. Konuşuyoruz. Sözlerimiz çok; sessizliğimiz az. Koşuşturmamız çok; sükûnetimiz yok. Kalbimiz bir yerde sessizlik ve sükûnet ararken, biz habire koşuşturuyoruz, konuşuyoruz. Oysa sessizlik de güzel bir şeydir; ona kulak verirseniz anlarsınız bu güzelliği... Birden çıkıp da sözünüzü kesmez o; sizin sözünüzü bitirmenizi bekler. Sükûnet de özlenesi bir şeydir oysa; o hiçbir zaman davetsiz gelip çalmaz kapınızı. Sizi bekler kapısına; gözleri yerde yolunuzu gözler sonsuza kadar.

Bir yolcu gibi düşünün kendinizi. Kan ter içinde yürüyorsunuz.. Nefes nefese kalmışsınız, göğsünüz daralmış, dudaklarınız kurumuş... İçinizden bir ses "Hele şu tepeyi aşayım da, yeşil vadiler, huzur dolu ovalar beni bekliyor" diyor. Yokuşun tam ortasında, dizlerinizin dermanının kesildiği yerde, bir su şırıltısı duyuyorsunuz. Bakıyorsunuz; güzel bir çeşme; serin mi serin sular şakırdıyor. Durup dudağınızı uzatıyorsunuz çeşmenin duru sularına.. İçinizde bir serinlik, kalbinizde bir esenlik... Sanki yol bitmiş gibi, sanki eve varmışsınız gibi... Bağdaş kurup oturuyorsunuz. Geride bıraktığınız yola bakıyorsunuz... Meğer ne çok yol almışsınız, ne çok yürümüşsünüz. İlk defa fark ediyorsunuz yolun kenarında dizili çiçekleri, ilk defa kokluyorsunuz yeni açmış hanımellerini, iğdeleri... Ve ilk defa fark ediyorsunuz ki, yolun sonunu beklemeniz gerekmiyor mutlu olmak için.. Yolun kendisi mutluluk, yolda olmak huzur...

Yolun sonu değildir evlilik; yolun kendisidir. Tepenin ardı değildir evlilik; yokuşta susamaktır. Telaşlar içinde, neredeyse birbirimizi görmeden tüketiveririz yılları. Hep bir yokuşu aşma telaşındayızdır, hep bir şeylere geç kalmışızdır. Fark etmezsiniz bile severek evlendiğiniz, birlikte yuva kurduğunuz eşinizin varlığının sizin için "ha var–ha yok" bir alışkanlığa dönüştüğünü. Kaybedersiniz birbirinizi; varlığınız birbirinizin gözünde küçülüverir. Önce elleriniz çözülür, sonra yüzleriniz gölgelenir. Sanki gün bitmiş de, gölgeleriniz uzarken, gerçek varlıklarınız tükenmiş gibi..

İsterseniz şimdi şu yokuşta bir mola verin. Yanı başınızdaki billur pınarı fark edin. Burnunuzun dibinde açan terütaze hanımellerini koklayın. Yarın değil, bugün! Bugün, bir ara durup düşünün; neredesiniz.

Haydi, şimdi ara verin telaşlara.. Birbirinizin yüzüne dönüp varlığınızı yeniden keşfedin. Aranıza hiç kelimesiz, hiç sözsüz kocaman bir sessizlik koyarak, kalplerinizin birbirlerine fısıldamasına izin verin. Aranıza hiç telaşsız, hiç gerekçesiz, hiç sebepsiz, hiç teklifsiz bir sessizlik koyun, eşinizin varlığının sizin için ne anlama geldiğini bir kez daha okuyun onun gözlerinden..

İnsan en çok varlığa kör olur. Güneşin parıltısının göz kamaştırması gibi, en büyük mutluluklar da fark ettirmez kendini. İnsan en çok yanındakileri unutur. Gözün kendini görememesi gibi, en çok yakınımız olanlar, hele de bütün yakınlıkların sebebi olanlar kolayca uzaklaşıverir gönlümüzden.

Şimdi birbirinizin gözlerinin içine bakın. Birbirinizi birbirinizin gözlerinin içinde bir kez daha görün. Atın omzunuzdan ötekilerin yüklerini. Başkalarına ait hayatların hamallığını yapmaktan özgürleştirin bedenlerinizi. Ruhlarınızı çağırın aranıza. Kayıp şehre ulaştığınızda, bulduğunuz yine siz olacaksınız nasılsa...

SENAİ DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

GüL Oldum

18/10/2009, 14:17

Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim
Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin
Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım
Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe
Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce
dolandım...dolandım...dolandım...

Öyle çok hasretim ki bir rukün kavsinde
Belimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya
Ben ellerine cilveli kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım
Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde
İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı
Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben
Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmaya
Cümle dilenciliklerden kurtulmayı


Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri
Rahmetinin yuvasına uçurmaya
Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya
İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya
ahdettim


Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri
Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim
Ben gururun mahkumuyum...
Ben gerçeğin kaçkınıyım...
Ben günahın tutsağıyım...


Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yetimim
Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev,sevdiğini bildir...
Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur
Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eyle Sen
Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm...
Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm...
Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini...öyle özledim...
İşte huzuruna geldim ...


Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim
İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun
İstedim ki koşup koşabildiğim kadar
İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim
Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim
Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim
Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında
Evine yol bulamayan bir yitirmişim
Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı


Öyle hasretim ki öyle muhtaçım ki
En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya
Geldim...Huzuruna vardım...Geçtim kendimden...Kendime geçtim
Deldim benlik dağını...Yolda kaldı ferhat...Şirinin ben oldum
Yandı her yanım...İbrahimin oldum...Gül oldum...
Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
Mecnun oldum yakınlığına geldim


Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim...vaslına geldim...
Yandım KUL oldum...Yandım KÜL oldum...Yandım GÜL oldum...
Durdum namaza;Miracına geldim,niyazına durdum
Nazla beni ne olur...


En Sevgilinin durduğu eşikte durdum
Miracına geldim...Miracına geldim
Nazarında tut ne olur
Bakışınla sar beni,el üstünde tut,bırakma ellerimi...Bırakma...



SENAİ DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Senden sana yol var mı?

18/10/2009, 14:14

Yokluğun kor bana... Sensiz, bin ateş parçasına bölünür kalbim. Tenimde
cehennem cehenneme düşer, bir daha yanar. Avucumda denizler kurur; çöller başlar.


Gözüme geceler üşüşür; sabahlar ürküp uzaklara kaçar. Sözlerimi hece hece alev sarar; dudağımda yangınlar başlar. Korkarım, bir kez “su” dersem sular alev alır.


Susuşun zor bana. Sensiz, yokuşlar uzar, yollar uçurumlara uğrar. Yaraların kabuğu açılır; ırmakların yatağı daralır. Sele kapılır dağlar; köprüler geçilmez olur. Dünyanın bütün taşları kirpiklerime biner; güneşlerin hepsi çöle iner. Elimde kalır ağıtların hepsi; kimse duymaz, kimse ağlamaz, kimse anlamaz. Bir kuyuya iner gibi; tozlanır şiirler, güfteler silinir, şarkılar boğulur. Harfler harflere bitişmez olur. Sahipsiz kalır keman; telleri kopar bağlamaların... Ahenk bozulur; nefessiz kalır neyler. Bir “Ah!” etsem, “Ah!”ların hepsi ağlar.


Varlığın koca bir dağ bana. Şirin bu kadar uzak değildi Ferhat’e. Sadece dağlar ayırdı onları. Dağdan sonrası Şirin’di. Dağın berisi Ferhat’ti. Sen ise dağın kendisisin. Kazıp da yakın edeceğim bir yer yok ki Şirin’e Ferhat olayım. Aşıp da kavuşacağım bir yâr yok ki sana geleyim. Sanki bir yanım dağ, bir Ferhat’tir benim. Kimi kimden uzak bileyim? Su içecek dudaklar kurudu, kime sular getireyim? Sular serinliğini yitirdi; kime sâki olayım?
Yokluğunu sor bana. Mecnun’un gözünde Leylâ değilsin ki, sana gelmek için çölleri göze alayım. Çölleri hepten yaktım; kumlar dağıldı, tozlar uçuştu. Aşk kalplere küstü, kuyulara düştü. Koynuma gömdüm ayrılığını ve her bahar yokluğunu meyve verdim. Mecnun beni deli sandı. Leylâ gözlerime aldandı; gözlerini gözlerimde aradı. Araya dağları koydum; kimse aldırmadı. Nice deniz kıyısında nice sevgili bekledim; hiçbirinden selam gelmedi. Şişelere bırakılmış mektuplar gördüm; okuyan olmadı. Ah, sevdiğim, sen yoksun buralarda, tadın da tadı kaçtı, lezzetler hüzne bulandı. Şöyle incecikten bir kez “aşk” desem, şiirler utanır, şarkılar kör olur, türküler köyden kaçar. Yokluğunu bir sorsan bana, cevapların cümlesi kılıç kuşanır, suların hepsi köpürür, kuru dallar bin defa kırılır, kuşlar bin kez daha dağılır.


Hasretin nâr bana. Kuraklığın dudağı çatlar adını söyleyince. Pervane ateşi bırakıp yüzüme koşar; yanmaya gelir. Buzullar dudağıma koşar, erimeye özenir. Mumların alevi parlar seni anınca. Gölgeler senin adının altında serinler, dinlenir. Nicedir kirpiklerimde taşıdığım taşlar yoluma düşer; hüznüme yaslanır, ağlar, ağlar, ağlar. Bütün yangınların bütün külleri bana savrulur; anka kuşlarının hepsi gözlerimin içine bakar, bir kez daha uçmak için yalvarır. Yangını da yaktığımdan, küllerin hepsi yine, yeni ve yeniden küllenir. Adını ağzıma alsam, her yere her zaman yağmur yağar, denizler denizlere koşar, bütün dağlardan bütün dağlara kuşlar kanatlanır.


Sızın yâr bana. Seni yitirdiğimden beri, elimden ayrılıklar tutuyor; el ele dolaşıyoruz terk edilmiş sahilleri. Acıların canı yanıyor adını anınca, susayım diye yalvarıyorlar. Yaralar senin susuşunla yaralanıyor; bir söz umuyorlar dudağından merhem olur diye. Bir bilsen, ne kadar zamandır kapımda bekleşiyor unutuşlar, “bir yol bizi de hatırlasın” diyorlar. Geceleri sokak lambalarının loşluğuna sığınıp birbirlerine sarılıyorlar ama yine de çok üşüyorlar. Bir sabah gelip yüzlerini tek tek öpüp okşarsın diye umuyorlar. Bir de, evden kaçmış mutluluklar var; hâlâ sığınacak bir köprü altı arıyorlar ama gözleri aydınlık pencerelerin önünde, belki sen ekmek verirsin diye bekliyorlar. Umutlar var hemen aşağı mahallede, gecekondu yapmışlar kendilerine, köylerini bırakmışlar, kalplerden sürülmüşler. Gelirsin diye yolunu gözlüyorlar. Yolları sorma, onlar hepsinden perişan, sevgilinin köyüne dolanmak için can atıyorlar, kıvranıyorlar ama nafile... Sen olmayınca, yollar da yolda kalıyor, ayakları taşa dolanıyor.


Neredesin ey sevdiceğim? Sensiz ayrılık bile ayrıldı sevdiğinden. Sensiz hüzün de mahzun oldu. Sensiz şiirler yarım kaldı, dudağa değmedi; sadece bir fısıltını bekliyorlar. Heceler senin elinden tutup şarkılara sokulmak istiyorlar. Haberin var mı sevdiceğim, burada kuşlar yuvaya uçmuyor; gurbet bile gurbete düşüyor. Duydun mu, burada bahar geldiğine pişman oluyor; güzün yaprakları kuruyor.


Belki okursun diye buraya yazıyorum, harfler seni hecelemek için sabırsızlanıyor. A olmayınca Ş dudağa yapışıyor, sessiz kalıyor. K olmayınca, A ve Ş boşluğa düşüyor, anlamsız kalıyor. “A”, “Ş” ve “K” senin adının kucağında büyüyor, senin anlamının sıcağında doyuyor.


İnan bana, sensiz ayrılık bile ayrılık olmuyor, kavuşmak bile tat vermiyor. Sensiz ne seven sevebiliyor, ne sevilen sevildiğini biliyor. Sensiz sözler boşluğa düşüyor, sensiz kalem kâğıda dokunmuyor, sensiz dudak dudağa değmiyor. Sensiz ne sevda seviniyor ne veda üzülüyor. Sensiz hüzün bile yüze gelemiyor, acılar utanıp kuytulara saklanıyor.


Yokluğun kor bana ey aşk.
Sende yak beni, ateşe at sözlerimi.
Suskunluğun zor bana ey aşk.
Ben sustum, sen söylle iyiliğimi.


SENAİ DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Eskici..

18/10/2009, 14:02



Her zamanki ses. Alıştığım ve beklemediğim. Üzerime alınmadığım. Duymayıp geçtiğim. “Eskiiiiiiiciiiii” Eskileri çağıran taze ses evlerin pencerelerine çarpıyor, parçalanarak geri düşüyor gibiydi. Telaşla yanından geçiyordum ki, bana fısıldadı: “Sizde hiç eski yok mu hocam?” Beni tanıyacağı da, benden eski bir şeyler soracağı da aklıma gelmezdi. Durdum. Bende nasıl bir kıyamet kopardığının farkında değil gibiydi. Aklımdan evi taradım; yeni taşınmıştık. Bir aylığına özel bir misafirhane hazırlanmıştı ailemize. Koltuk yeni. Kap kacak yeni. Halı yeni.
“Evde en eski benim!” dedim. “İşine yarar mıyım? Ne kadar ederim?” Cevap vermedi. İkimizi de adını koyamadığımız bir sessizlik susturdu. Evin en eskisi olarak geçip gittim yanından. Eskici tezgâhına yakışmayacağım belliydi.
Sesi yeniden yankılandı: “Eskiiiici!…” Demek ki, kimsenin müşteri olmadığı eskilerin de bir müşterisi vardı. Elden çıkardıklarımız birisi tarafından el üstünde tutulabiliyordu. Gözümüzden düşmüş şeyler eskicinin göz bebeği olabiliyordu. Zaten atılacak hurdalar bir başkasının almaya can attığı kadar kıymetli olabiliyordu. Fazladan yer işgal eden gereksizler bir başkasının çığlık çığlığa aramasına değiyordu.
Doğruydu söylediğim. “Evin en eskisi” benim! Giderayak eskiyorum da! Gözden düşüyorum gün be gün. Yeryüzündeki yerim giderek azalıyor. Geleceğin caddelerinde yürümeye değmiyorum. İhtimal ki, elli yıl sonrasının hesaplarında yer işgal etmiyorum. Çöp kutuları bile müşteri değil bana. Benden buruşuk bir kâğıt mendil almaya hevesli değiller. Yürüdükçe, gövdem azalıyor, gölgem çoğalıyor. Beklentilerim kısalıyor, hatıralarım uzuyor. Elden düşme görüşlerim var. İsmim birkaç yıla kalmaz hurdaya çıkar. İşte tenim de kırışıyor, belim bükülüyor, adımlarım yavaşlıyor. Unvanlarım kelepirleşmek üzere: “Emekli”. “Şu yaşlı amca!” Gittiğimde kimseyi yetim ya da öksüz bile etmeyecek kadar eğreti bir varlığım olacak. Mezar taşına bakıldığında ölmüş olmasına şaşırılmayacak, üzülmeye değmeyecek bir fazlalık. bir Hayatın merkezinde olmaya aday değilim; kıyısında köşesinde bir yere itileceğim en fazla. İşe yaramaz eşyalar gibi nereye konulacağı bilinmeyen biri olacağım. Satsan satılmaz. Atsan…
Acaba, diyorum, beni de el üstünde tutacak bir eskici var mıdır? Sokak sokak dolaşıyor da ben mi duymuyorum? Tozlanmış yüzümü avuçlarıyla silip gözlerini parlatarak bana bakacak biri… Birilerinin yaşlandı diye işe yaramaz bellediği varlığımı, yıllardır peşimde koşup duran, rüyalarına girercesine beni özleyen bir antikacı edasıyla eline alıp derin bir nefes çekerek değerlendirecek biri.

Var mıdır?
Ama ben.
Öylesine eski olacağım ki…
“Eskici tezgâhında bile yerim olmayacak. Hiçbir eskici benim için sesini yükseltmeyecek. “Eskiiiiciiii!” diye bir ses yankılandığında sokağın başında, kimse beni eskiciye verilmek üzere bile hatırlamayacak. Ne eskicilerin gözdesi olacağım ne de eskileri gözden çıkaranların yüzüne baktığı bir hurda sayılacağım.

Eski bile değilim. Adım unutulmuş yeryüzünde. Bekleyenim yok hiçbir kapı ardında. Yolumu gözleyen gözler çoktan kapanmış. Özleyenlerin göz yaşına değmiyorum. Yüzü en fazla fotoğraflarda kalmış. Artık, yüzüne bakılmayan. Yüzü bakılacak olmayan. Bakılacak yüzü de kalmayan..

Bir ölüyüm ben.
“Bir ölüyüm ben.” cümlesini bile söyleyecek nefesi olmayan.
“Eski” değil.
“Ölü”
Ele gelmez.
Göz doldurmaz.
İşe yaramaz.
Eski bile değil.
Eskici için bile gereksiz.
Ama..
Kimsenin gözdesi olmayan “ölü”yü baş köşeye oturtacak Biri var.
Herkesin gözden çıkardığı cenazeyi ebedî gözdesi eyleyecek Biri…
En yakınlarının bile yüzüne bakmaya değer görmediği cesedin yüzüne bakan Biri.
En çok sevdiklerinin ve sevenlerinin bile unuttuğu ve hatta unuttuğunu da unuttuğu cesedin hatırını bilen Biri…
“O diriyi ölüden çıkarır.” [En'am, 95]
Bak sen, şu işe…
Ebedî diri olmam için “ölü” olmam bile yetiyor O’nun için.
Eskicinin bile gözünden düşen bir ölü..
Eskilerinin kapı dışarı edildiği bir eski zamanlar yaşamışı.
“Ölü” ama.
Kendisinden diri çıkarılacak biri.
Diri edilmeye değer biri.
Hem de bir daha hiç ölmeyecek bir diri.
Ebedî diri.
Ey “Eskici”, “Evvel”im Sensin, “Ahir”im Sen!

Senai Demirci

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit