Ah Teslimiyet

avatar

Aşk Elle Tutulmaz; Kalpte Tutulur

22/10/2009, 12:32

İnsan, güle benzer; gülse insana!..
*
İnsanların çoğu, diken doludur; Isparta gülü gibi... İnsanların çoğu, az katmerlidir; Isparta gülü gibi... İnsanların çoğu, pembe çiçeklidir; Isparta gülü gibi...
İnsan, güle benzer yani;
Gülün insana benzediği kadar!
*
İnsana benzeyen Isparta gülleri gülümserken bahçelerde; birer, onar, yüzer, biner toplanır yaprakları...
Binlerce yaprağı bile bir kilo gelmez çiçeklerin... Ama gereken; binlerce kilo gül yaprağıdır...
Bunun için toplanır ve toplanır ve toplanır taze çiçekler...
*
Sonunda büyük imtihan başlar: Kaynayan suyun buharı...
Tam dört ton... Yani dört bin tane bir kilo gül yaprağı, buharda damıtılır; bir kilo gülyağı için...
Dikeni bol gülün yaprağı damıtılınca, 4 binde bir oranında gül esansı kalır da geriye;
...acaba insandan kalacak olan, nedir?..
*
İşte, aşk; budur!
.....
Aşk; sen değilsin, senin kokundur!
Sen aşk değilsin, aşk; içinde var olandır... Senden arta kalandır... Damıtılacağın gün, açığa çıkacak olandır!..
*
Aşk nedir, biliyor musun?..
Aşk; uzun yolculuklara benzeyen bir bekleyiş, hücrelerde beklemeye benzeyen bir yolculuktur...
Aşk elle tutulmaz; kalpte tutulur...
*
Gülyağı... Yani şu soluk sarı renkli, gül kokulu, keskin lezzetli nesne... Biliyor musun; işte bu gül esansı, uçucudur!
Açık bırakamazsın; herkese koklatamazsın!..
.....
Gülün esansı kadar azdır insanın içindeki aşk;
Ya da insanın içindeki aşk; gül esansı kadar çoğalıcı ve kıymetlidir...
*
Sen, ne aşksın; ne aşk senin kokundur...
Sen, eğer damıtıldığında; gül kokusu çıkacaksa kalbinden, mübarek olsun!
*
İnsan güle benzer, güleee... Gülse, insana!
Aşk ise; başkadır. Görünenlerden başkadır.
Ne anlatılır, ne anlaşılır!..

Muammer Erkul

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Ben de olmak Musliman

5/10/2009, 14:04
“Ben de olmak Musliman!”

Saçı başı yolunmuş, yerlere yıkılıp toza bulanmış, hırpalanmış ve tırmalanmış olan turist elinin tersiyle de patlayan dudağını siliyordu.
“Var ben olmak Musliman, ne oluyorsunuz size?” diyordu.
Yaşlı bir adamın ardına sığınmış; irileşen mavi gözleriyle, korku içinde diğerlerine bakıyordu.

-Dinlemeyecekseniz sormayın, dedi o yaşlı adam. Boşuna anlattırmayın bana!
-Anlat, dediler. Anlamak için dinleyeceğiz, söz...

-Yetmişli yıllara kadar böyle bir problem yoktu...
Üzerinde Kâbe-i Şerîf, Mescîd-i Nebevî olan halılar vardı elbette, ama onları alanlar duvarlarına asarlardı.
Herkes bilirdi ki; sûret asıl gibidir. Resmine saygı göstermek, aslına olan saygıdandır...

-Doğru, dedi biri. Bizim takımın oyuncularının resmini çiğnemişlerdi de, stadın önünde harp etmiştik!
Ne oldu peki yetmişli yıllarda?
-Tekstilin geliştiği ülkelerde seri üretim başladı.
Büyük çaptaki bu üretime pazar arayanlar Müslüman hacıları fark ettiler. Mübarek resimler bulunan duvar halılarının yanına makine halılarını da koydular.
Bunlar o kadar ucuzdu ki isteyen istediği kadar alıp hediye götürebiliyordu. Bazıları memleketlerine götürdükleri bu küçük halılar üstünde namaz da kılar oldu.
Onları görenler; “hacılar da kılıyor” diyerek, duvarlara asılması gereken “Kâbe’li halılar” üstüne basmaya başladı. Bütün bid’atler gibi bu da hızla yayıldı! Namaz kılan çoğu kişi kutsal görüntülerin üzerine çıkıp oturmaya alıştı!

Şimdi, Müslüman olmak istediği için; sizlerin yani Müslümanların yaptığını yapmaya çalışan şu turisti neyle suçluyorsunuz?
Kâbeli seccade bulamamış ve bir Kâbe posteri almış.
Sizler gibi yere koymuş, basmış üstüne, sevinçle hopluyor, Müslüman olmaya çalışıyor!
Sizlere benzemeye çalışıyor!
Bunun için mi dövüyorsunuz adamı?


Dayakçıların başları önlerindeydi
Az önce Kâbe resminin üstündeki turisti indirmeye çalışanlar, şimdi Kâbe resimlerinin üzerlerinden kendileri inmeye başlamışlardı...
Fakat turist şaşkınlık içindeydi. Neler oluyordu böyle?..
“Durun, inmeyin, ben da Musliman” diye inliyordu!

Muammer Erkul
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Baloncu

6/8/2009, 16:05

 Baloncuya sorsanız şöyle der:
Balonlar sanır ki, ben onların uçurucusuyum!
Zannederler ki; onları elimdeki iple havaya iter, yükseklerde tutarım...
Ben olmasam uçamayacaklarını sanırlar...

Hâlbuki her balonun uçması kendi içindendir...
Uçmak; içine ne doldurulduğuyla ilgilidir!
Uçacak olan balon zaten uçar.
Tehlikeli olan balonun uçması değildir.
Uçmakta olan balonun savrulmasıdır!

Balonlar; uçmalarını baloncudan bilse dahi baloncular bilir
kendilerinin uçuran değil, tutan kişi olduklarını!
Marifet belki de budur:
Hasbelkader eline geçmiş olan balonların ipini kaçırmamak!

Beceremiyorsan, erbabına teslim edeceksin...
Bileceksin ki incecik bir ip var felaket ile arasında;
incecik bir iptir savrulmasına mani olan;
incecik bir iptir kayıp olmakla var kalmak arasındaki çizgi!

Balonlar hep kendi iplerinden çekiştirir, her rüzgârın peşinden gitmek ister.
Ama biz hep “ipinden tutulmakta olan” balonların yüzünü görmekteyiz.
Ne güzeller; o ince iplerinin tepesinde arzı endam etmekte, kendilerini göstermekteler.
Peki ya ipini koparan,
savrulan, kaçanların halini, kurtulduğunu sanan balonların suratını gören var mı? Acaba bakılabilecek halde midirler?

Balon ya uçtuğu için baloncuya minnet duyar veya uçamamasına sebep görür, nefret besler!
Hâlbuki baloncu, emanetçidir!
Bir tutam ipi, bir süreliğine elinde tutar...

Muammer Erkul


Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Elli bine bir yürek

7/2/2009, 13:35

Tam yanından geçerken; “Alsanıza, dedi. Yüzbin lira.”
Konuşarak yürüyorduk. Sesini duyuncaya kadar onu görmemiştim bile... Göz ucuyla bakıp, “Ne yapayım ki onu?” Dedim.
Gerçekten de ne yapabilirdim ki onu...

Sekiz-dokuz yaşlarında bir erkek çocuktu bu. Kaldırımın kenarına yaslanmıştı ve ürkek-mahçup bakıyordu. Satmak istediği şey ise; bir büyük eşyanın ambalajından çıkan mukavva kutunun yarısıydı. Boyu seksen santim, eni ise çok kere katlandığından bir karış kadardı...
Normal, sıradan, oluklu bir mukuvva ambalajın yırtık parçası!
Yanımdaki arkadaşım müteahhitliğini göstermiş ve anında; “Ellibine olur mu?..” Demişti.
“Oluuuur!..” Dedi çocuk.

Onuncu adımda durdum. Birbirimize baktık, sonra geri yürüdük.
Çocuk ciddiye alındığına şaşırmıştı... İki eliyle kavradığı “malı” ile birlikte şaşkınlıktan kıvrılmıştı yana doğru...
Cebimde bozuk paralar vardı. Bir yirmibeş, iki onluk, yani kırkbeşbin lira. Uzattım, avucuna koydum ama bükük boynunu görünce bırakamadım... Cebimden bütün bir ellibin lira bulup alışverişi bitirdim. Sonra onu kalın bir lata gibi tek elimle tutup, çocuğa “Hayırlı işler” dileyip yürüdük.
Elli metre kadar ilerlediğimizde arkaya dönüp baktım; çocuk orda, kaldığı yerde bize bakıyordu. Acaba bizi kazıkladığını mı, yoksa bizim tarafımızdan kazıklandığını mı düşünüyordu?..

Cadde dümdüz ve yokuş yukarıydı... Hava sıcaktı ve elimdeki mukavva lüzumsuz bir fazlalıktan başka bir şey değildi. Konteynerlerin yanından geçiyor ama “izlendiğimizi” düşünerek, ondan kurtulamıyordum.
En sonunda, iyice uzaklaştığımızdan emin olduğumuzda, boş bir çöpe bıraktım elimdekini.

Bu alışverişi neden yaptım, bilmiyorum...
Ama yapmasaydım ve sonradan o çocuk aklıma gelseydi içim içimi yerdi.
Pazarlığı neden yaptığımı da bilmiyorum...
Ama pazarlık yapmasaydım, belkide o çocuk bizim ne kadar “ciddi bir müşteri” olduğumuza inanmayacaktı.
Aslında “malı” almadan, istenen parayı vermek de geldi aklıma, fakat bunu doğru bulmadım.
Bu olayı size neden anlattım, onu da bilmiyorum...
Ama “bu alışveriş” çok hoşuma gitmişti ve günümün en renkli ve en olumlu hadiselerinden biri olduğuna inanmıştım.
Öyleyse, bunu sizinle değil de, kiminle paylaşacaktım ki?..

Şu an bile duyuyorum o çocuğun ince ve ürkek sesini.
Acemi acemi, tam yanından geçenlere sesleniyor:
“Alsanıza, yüz bin lira!..”

Düşünüyorum; kimbilir kaç çocuk, kimbilir kaç büyük... Kimbilir kaç koca, kaç karı, kaç ana, kaç baba... Kimbilir kaç ihtiyar kimbilir neler “sunuyorlar” bize farkında olmadığımız...
Ne küçük bedeller karşılığında, aynen o çocuk gibi, ellerinde mevcut bulunan en değerli bildikleri şeyleri koyuyorlar önümüze. Ve; “alsanıza” diyorlar.
Almıyoruz.
Çünkü görmüyoruz onları, farketmiyoruz.

Aklıma; Fatih’in huzuruna çıkıp, ona süt, yoğurt, peynir hediye eden çoban geliyor yine.. Kellesini uçurmak için kılıçlarını sıyıran muhafızları durduran yüce sultan, diyor ki;
“O, bildiğim en değerli hediyeleri getirdi bana. Ben de onu bildiğim en değerli hediyelerle mükafatlandırıyorum...”

Bu yazıyı neden yazdığımı ancak işte şimdi anlıyorum dostlar. Ve, çöpe atacağım o yırtık kutuyu neden satın aldığımı.
Meğer o çocuk, elindeki “tek malını” veriyordu bana... Meğer yüreğini satıyordu üç kuruşa.
İyi ki duydum onu...
İyi ki satın aldım kutuyu.


Muammer Erkul

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit