Ah Teslimiyet

avatar

Sen, kimin sessizliğisin?

8/10/2009, 16:35
Sessizliğin bir sınırı yoktur. O yüzden sessizlikten korkarız. Her anın tıka basa doldurulması gerektiğine inandığımız bir çağda, sessizlik bize boşluk duygusu verir. Kontrolün elimizde olmadığı duygusu bizi ürkütür. Eve gelir gelmez radyo veya televizyonu açarız. Bir ses dış ve iç uzayımızı doldursun isteriz. Oysa kadim gelenekler sessizliğe değer verir, insanın sessizlikle içini duyabileceğini, sessizliğin sesine ulaşabileceğini öngörür.

Batı kültürünün bir özelliği de boşlukları doldurmak. Öte yanda, dili daha küçük doğrusal birimlere ayrıştıramayan kültürlerde, sessizlik de konuşma yerine geçer. Uzun veya kısa sessizliklerle bir kelime diğerinden ayırt edilir. Konuşmaya gerçek anlamını sağlayan şey sessizliğin ta kendisidir. Sözgelimi Eskimo dilinde tek bir kelimenin kısa bir şiir olabileceği söylenir. Şiir biraz da dile gelmeyendedir.

Sessizliği içermediği şeyle tanımlarız, ne olmadığıyla. Bu haliyle o günümüzün dünyasından kovulmak istenir. Onun boşluk veya tepkisizlik olduğuna çoktan hükmedilmiştir. Sonsuz bir gürültü çağıltısında o yapısal bir hatadır. Unuttuğumuz şey şu ki, dinlemek ancak insanın sessizliğiyle mümkündür. Dinlemek ve sessizlik ancak birlikte var olur. Günümüzün dünyasında pek azımız diğeriyle gerçekten konuşuyor. Daha çok, içimizde biriktirdiğimiz kelimeleri bir başkasına boşaltmış oluyoruz. İnsanlar sessizlik istediklerinde başkalarının susup kendilerinin konuşmasını bekliyor. Bireyciliğin bayraklaştırıldığı bir çağda, herkesin kendi kafasının içindekini fütursuzca boşaltması bekleniyor. Güç, kelimelerde. Kelimeler insanları ikna ediyor, yönlendiriyor, kandırıyor, kontrol ediyor. Konuşarak kendimizi ve karşımızdakini ne kadar biricik, ne kadar değerli olduğumuza ikna ediyoruz. Sessizliği bozan şey, işitilme endişemizden başkası değil.

'Çağımız bir gürültü çağı' diyor Aldous Huxley, 'fiziksel gürültü, zihinsel gürültü, arzunun gürültüsü.' Teknoloji sessizliğe saldırıyor. Reklam endüstrisi arzuyu kışkırtarak insan ve özü arasına duvarlar örüyor. Oysa sessizlik içimizde bekleyen insanı olgunlaştırır. İçimizde bekleyen sesleri açığa çıkarır. Bizi kendimizle karşılaştırır. Sessizlik insanı daha az fevri kılar. Yavaşlatır. 'Sakin ol/ Duvardaki tuğlaları dinle / Sessiz ol, onlar / Senin ismini söylüyor / Kimsin sen / Kimsin? / Kimin sessizliğisin?' Şairin dile getirdiği bu soruyu harika buluyorum: Sen kimin sessizliğisin? Evet, sessizlik konuşur. Sessizlik dilin ebedi akışıdır. Konuşmakla kesintiye uğrar. Bir keşiş, üstadına sormuş: 'İlk Kelime nedir üstad?' Üstad sessiz kalmış. Keşiş, başka bir üstada gitmiş ve bu hikâyeyi anlatmış. 'İlk Kelime sana zaten söylenmiş' demiş bu üstad. Sükût, içimizde keşfedilmeyi bekler. Onu keşfetmekle, kendimizi keşfetmiş oluruz.

Bilgeler konuşmak değil sükut sanatında ustalaşan insanlar arasından çıkar. Sükut, evet kimilerinde ahmaklığın bir örtüsü oluverir. Kimileyin incinebilirliğe karşı bir zırh olur. Ama sessizlik seçilebilir de. Gürültünün ortasında insan kendisini doğru bir var oluştan uzaklaştıran her türlü sese kulak tıkayabilir. Cep telefonunu kapatabilir. Lüzumsuz lakırdıdan perhiz yapabilir. Sözü uzatmayabilir. İnsanı ve âlemi, sessizliğin verdiği zenginlikle temaşa edebilir. Kendisini anlatmak telaşından geri durabilir. Böcekleri, yaprakların hışırtısını, okuldan dağılan çocukların neşesini dinleyebilir. Bir bulutun yer değiştirirken çıkardığı sese, 'bir hançerin paslanırken çıkardığı gürültü'ye kulak kesilebilir. Konuşulmayan hakkında susmayı deneyebilir. Dile gelmeyenin sesini araştırabilir.

Çağımızın bilge yazarlarından Nuri Pakdil, tanıştığı kişilerle bir sessizlik seremonisi gerçekleştirirmiş. Ankara'da Edebiyat dergisinin yönetim evinde kendisini ziyarete gelen insanlarla dört saat beş saat hiç konuşmadan oturdukları olurmuş. Ben buna bir tür dostluğa kabul töreni gibi bakıyorum. Usta diyor ki benimle sessizliği yürüyebiliyorsan, bir ömrü de yürüyebilirsin. Eğer sessizlik seni korkutup kaçırmıyorsa, içinin seslerini dinlemeye aday birisin ve seninle dostluk edebiliriz. Birlikte sessizlikten öğrenebiliriz.

Sessizliğin sesi içinde duruyor dostum. Sus ve onu açığa çıkar.

Prof.Dr.Kemal Sayar
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Pencere

14/3/2009, 11:56

Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da camaşırları asıyormuş. Kadın kocasına "Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor." demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış "Bak" demiş kocasına "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?'"

"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap verdi kocası.


Hayatta da böyle değil midir ?

Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya başlamadan önce zihin durumumuza bakmak ve "iyi" olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir...

 

Alıntıdır….

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk...

22/1/2009, 12:22
Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'

Ördek cevaplamış:
'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'


Domuz oradan seslenmiş:
'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'

Fare hemen atlamış:
'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.

Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'

Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.

Domuz:
'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.

Fare de:
'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.


Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.


Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'


Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.'

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'

Fare:
'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım
istemiş:
'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'

Ördek:
- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'


Fare:
'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.


Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little Red Hen' kitabı.(Alıntıdır)

Size neyi hatırlatıyor?
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

İğdenin İnsana Ettiği

22/1/2009, 12:19
Baharın yaza döndüğü günlerde, taze haberlerle gelir iğde çiçekleri. Kışı mahzun ve sırtındaki karla geçiren iğde ağacı, baharla birlikte açılır ve mevsimin sonuna doğru tüm maharetini ortaya koyarak çiçeklerini patlatır. Sarı çiçekler patlar patlamaz bir yelin, tatlı rüzgârın sırtına atlayıp etrafa yayar kokularını. Yayar sanki taze haberlerini sokağa, yolcuya, çocuğa ve bastonuna dayanıp duran ihtiyara. İğde, boncuk gözlü sarı çiçekleriyle salar dört bir yana taze haberleri.

İğde çiçeğinden yayılan koku, o dayanılmaz koku, kime ne anlatmaz, kime ne haber vermez ki? Ayrılıklara müjde, hasret çekenlere selam, dayanılmaz acılarla kavrulanlara merhem olur. O koku, hayata körleşircesine dalanlara göz, sağırlara ses, dilleri dolaşıklara ilham sunar. Taze haberle açılan iğde çiçeği, sanki bilir kendisine gelenlere neyi sunacağını. Aklın körlüğünü giderir, gönlün pasını siler, gözün perdesini indirir o haberle. Haberini alan insanın dönüşü ise muhteşem olur. Başka türlü olur bu dönüş; çünkü haber bir yük yüklemiştir, bir pencere açmıştır, bir el uzatmıştır insana. Ve iğde çiçeği yapar yapacağını insana; orada o meydanda ona seslenir. Kokusuna banıp çıkardığı insana yeni bir haberi fısıldar. O haberle insan döner kente bakar, kasabaya ve köye bakar. Akıp giden hayat seline, sele kapılan güleç ve hoşnut insanlara... Kayıp giden topraklara, eriyen ideallere, eritilen değerlere ve anlamlara... Tutunacak bir şey bırakmamacasına azmanlaşan, canavarlaşan, kahpeleşen akıntıya... Bir iğde ağacının nazenin, gümrah ama mütevazı, zengin ama alçakgönüllü haline bakar; bir de döner kente bakar, kasabaya ve köye. Gelir dayanır bir set gibi o zıtlık, hayatın insana göz kırpışı olan çelişki.

İğde ağacı, her mevsim orada bekler durur yolcuyu, çocuğu, kadını ve ihtiyarı. Bekler durur gelecek olan kimse. Ya bir dere kenarında ya bir cami avlusunda... Bir tarlanın kıyısında yahut uzayıp giden yol boyunca... Saklanmış olsa da ortada olsa da, kokusu bulur aradığını, çekip alır insanı. Az konuşur öz konuşur iğde ağacı. Bir çiçeklenir söyler bir meyvesini çıkarır söyler ve bir de meyvesini al al kızartmışken gelip dokunacak elleri beklerken söyler. Daha da söylemez. Ben bunu bilir bunu söylerim der ve çekilir müstesna köşesine, bekler kışı, bekler büyümeyi, bekler pişmeyi.

Köksal Alver
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Metrodaki kemancı...

25/12/2008, 21:22

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC''de bir metro istasyonunda,
kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe
yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta
yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek
zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir
kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba
atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar
ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten
ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur.
Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle
kemancıya
bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar.
Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden
gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne,
babaları
tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir
süre
durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir.
Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise
sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki
3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını
anlamaz. Oysa Joshua Bell''in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce
Boston''da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell''in öylesine bir kılıkla metroda
keman
çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve
öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.
Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği
algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir
ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız
dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
Alıntıdır...

Washingtonpost'daki orjinal metin ve videosu Burdan
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit