Ah Teslimiyet

avatar

Taşa taşa taşlaşıyoruz

30/10/2009, 10:52

“Ben bir solucanım, fakat Tanrı'nın inayetiyle bir insan olacağım.”

4 Mayıs 1916'da cephedeyken ve tam da tehlikeli bir görevi üstlenmişken, savaş günlüğüne işte aynen böyle yazmış Wittgenstein. (Ich bin ein Wurm, aber durch Gott werde ich zum Menschen.)

İnsan olmak... insan hâline gelmek... insanlaşmak...

Böyle bir amacın peşine düşmek için, kişinin kendisini 'solucan' gibi hissetmesi gerekmiyorsa da aczinin, zayıflığının, yetersizliğinin farkına varması şart. Çünkü insan, herşeyden önce, 'olunan', 'ulaşılmak istenen' bir mertebe.

'İnsan' olarak doğmuyoruz; aksine 'insan olma' yeteneğiyle dünyaya gözlerimizi açıyoruz. İstersek, gayret edersek ve tabii ki güç yetirebilirsek ancak 'insan' oluyoruz; olabiliyoruz.

Bir hayvan olarak, bir canlı olarak, bir organizma olarak dünyaya gelmek, ve hep öyle kalmak da var işin içinde.

Hayvanlık, niçin kötü olsun, hayvanlıkla muttasıf olanlar sırf varoluşlarının gereğini yerine getiriyorlar diye? Hayvanlık, eksiklik sadece. Kemâlin noksanlığı. Bizatihi kemâle ulaşamama noksanlığı.

Kendimizi ne zaman bir 'solucan' gibi hissetmeyiz?

Umumiyetle, kibirlendiğimiz, kibrin pençesine yakalandığımız takdirde.

Nedir kibir?

Büyük olmadığı hâlde 'büyükmüş gibi' davranma mı?

Şayet kibrin karşılığı sadece “büyükmüş gibi davranmak”, âmiyane tabirle “tafra satmak” olsaydı, bu, pek öyle 'bağışlanamaz' bir suç olarak nitelenemezdi. Herkes büyük olmak, büyük görünmek ister, isteyebilir. Kendince büyüklenebilir. Kibir değil bu. Belki 'tekebbür', belki 'istiğna', ama kibir değil.

Kibir, salt büyük görünmek adına başkalarını küçültmek demek. Kişinin kendisini büyük hissedebilmesi için, başkalarının küçüklüğüne ihtiyaç hissetmesi; yani başkalarının üzerinden büyük olmaya çalışması demek. Türkçe'de yaygın olarak “aşağılık kompleksi” (minderwertigkeit) olarak adlandırılan hâl.

Başkalarında kusur arayanlar, böyle bir takıntının pençesine düşenlerdir çokluk.

Kibir: “Bende yok, onda da olmasın!” demenin (hasedin) bir türü. Yani, diğer taraftan, “Bende var, ama onda olmasın!” demekle (kıskançlıkla) eşleşebilen bir hâl. Başkalarının sözde yokluklarından, yoksulluklarından, yoksunluklarından yararlanmaya çalışmak.

Başkasını aşağıya ittikçe yukarıya çıktığını düşünen, varolmak için değil, varolduğunu hissedebilmek için başkalarını tekmeleyen bir zihin, elbette bu kibrinin bedelini ödemekten kaçamaz, kaçınamaz.

Kibrin yanında dolaşan hâllerden biri de istiğna. Yeterlilik duygusu. Nehir, nasıl yatağından taşarsa, kişinin, kendini o denli 'taşkın' (!) bir surette görmesi.

İstiğna, 'gına' kökünden türüyor. Sahibine ise 'ganî' (zengin/yeterli) deniyor. Karşıtıysa 'fakr'. Yani muhtaç. Başkasına ihtiyaç duyan.

Fakir (fakirliğini idrak eden) aslâ kibre kapılmaz, büyüklük taslamaz, gına (zenginlik) ile başı dönmez. Bilâkis yoksulluğunun ne denli büyük bir nimet olduğunu bilir; insan olma yolunda, fakrı, kendisine bağışlanmış bir ihsan, bir lütuf olarak görür. “Yoksulluğum övüncümdür” (fakrî fahrî) diyen Sâdık'ın sâdık bir izleyecisi ise, zâten şükreder; hâliyle değil, zâtıyla hamdeder.

Adına 'dünya' denilen bu yosmanın insanımızı hayvanımıza ezdirebilmesi, bizleri yoksulluktan utanır hâle getirdiği için mümkün oldu. Yoksulluktan, yoksulluğumuzdan utandıkça hayvanlığımız azdı, insanlığımız ise azaldı. Öyle ki 'zühd' (dünyaya dudak bükme tavrı) hayatımızdan çekildi.

Bir düşünelim bakalım, dünyaya ne kadar dudak bükebiliyoruz? Dünyaya, yani dünyevî olana.

Dünyaya dudak bükebilenlerin mevcudiyeti sayesinde, insanımız hayvanımıza galebe çalabiliyor; insanımız ortaya çıktıkça, izzet ve vakarın ne olduğunu öğrenebiliyorduk. Kaçtığımız için dünya peşimizden geliyordu; peşinden koştuğumuz için değil.

Taşmaya başladık, taşkınlaştık. Kibirden başımız döndü. Gönlümüz taş gibi katılaştı. Sözümüz bitti. Sustuk. Taşlaştık.

Ey tâlib, o hâlde, sen önce fakrı taleb et.

Bil ki fakir, “dünyaya muhtaç olan”; müslümansa, “dünyaya teslim olan” demek değildir. Tam tersidir.

Dücane Cündioğlu

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Ey Ölüm! Sana Hayranlığım Tükenmeyecek

15/10/2009, 00:57

Bir ebemkuşağıdır ölüm,
Yalnız geçilir altından devcesine…

Ölüm, Yaradana çıkan yollarda iki Cihan Efendisini arayıştır, buluştur. Kavuşmanın ılıman heybeti,oradaki gerçek hayata iklim olacaktır.
Geride kalanların gönderdiği kalb sıcaklığında
Fâtihalar, tebessüm yüklü gerçek saadeti taşır dururlar: Bu, oğlumun Fâtihası, bu kızımın.
Bunlar da can ciğer dostlarımın Elham Sûreleri…

Gelecektim efendim. İşte geldim. İyiliklerimle, sevincimle, bitip tükenmez hasretimle.
Geldim efendim.

Dünyada senin için sevinmiş, senin için gülmüş,
senin için karanlıklar hacminde usul yanan mum gibi sessizce tükenmiştim.

Ne kendim utandım,ne dostlarımı utandırdım, ne seni Efendim.

İşte geldim
İşte geldim
Yüreğim yalansız, bedenim haramsız ve yanımda
Fâtihalarla…

Seccade kadar mülküm, seccade kadar masam ve seccade kadar toprağımla öylesine zengindim ki… Hepsini kucak dolusu şükürlerle değiştim…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Ay, hilalken şahittir. Erikler çiçek açarken, civciv avucumu ararken şahittir. Bayram sabahlarında üç ayağını bağlayıp da toprağa yatırdığım güzelim kurbanlıkların gözlerime bakan gözleri şahittir.
Çektiğim ilk tespihin ilk tanesi, içtiğim son zemzemin
son damlası,gördüğüm ilk elif şahittir. Üzerine basmadığım karıncalar, öptüğüm toprak, kokladığım ilk fesleğen şahittir. Yediğim ilk kardaki serinlik, selam verdiğim ilk komşum, yazdığım ilkyazı, çizdiğim ilk
çizgi şahittir.Âmentü şahittir Ancak Yaradana kul olmaya çalıştım, Efendime hizmetkar…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Bir ebemkuşağıdır ölüm
En haşmetli gerçek, en müzeyyen hakikat Ve ancak dünyayı tanıyabilenlerin tadabileceği son
“armağan lezzet.” Şu dünyada herkese yer ayıran “âdik adalet”!
Hayret… Zindandakine de “Merhaba” diyor, zindancıya da.
Doktora da, hastasına da Çırağa da gülüyor, ustasına da…Bu vatan için şehit olan cana da diyor şehit olmaya çalışanlara da…

Bir ebemkuşağıdır ölüm
O kadar uzak ve o kadar yakın, hem o kadar büyük Bütün güller onun dizi dibinde. Ağaçlar, ülkeler,
yeryüzü ve kâinat dizi dibinde.
Biz onun dizi dibindeyiz. Uyurken, uyanıkken, yolculukta, sevinirken,
üzülürken, kızarken hep yanımızda ve yakınımızda.

ÖLÜM HİÇ UNUTMAYAN EN BÜYÜK VEFÂ…
Yorgunluğun tükenişinde o var O, hırsa fren, bitmişliğe sigorta. Ebedî yarınların
aralık duran davetkar kapısı. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan
aydınlıklara uzanan yegâne yön.
Ve en erkek işaret…
Ey ölüm, sana hayranlığım tükenmeyecek…

Alıntıdır...

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Tadı Nasıldı Hayatın!

15/10/2009, 00:46

Bak, yine “nefes” aldım! Ne lezzetli her nefes!

Ziya Osman da farkında alıp verdiği nefeslerin: “Alıp verdiğin her nefes; birbirinden mukaddes!” diyor.

Kaç nefes aldın şu âna dek!

Aldığın nefesler kadar dünyan oluyor.

Alamadığın nefeslerde görmüyorsun gökyüzünü!


Nefeslenirken ayrılıyor; kavuşuyoruz…

Canımız sıkılıyor ya da seviniyoruz nefes alıp verirken…

“Ne var bunda?” diyebilirsiniz de… deyin! Çok şey… “Bilmek” diye bir şey var mesela…

Nefesler… nereden nereye?

Bu nefesleri alıp verirken… alıp verdiğin ne?

Hayatla bir alıp veremediğin mi var ki; uzaksın çok zaman alıp verdiğin nefeslere…

Hayata… Kendine…

Başucumda hayat…

Kalbimin ta içinde….Durmadan bakıyor gözlerime…Annem öldüğünde bile…

Bir yanda/n güllerle iç içeliğim… Bir yanda ölüm…

İşte, karıncaların belki de hac yolculuğu…

Arıların vızıltısında bahar… Ölümden korkabilir misin! Kaz, mezarcı, kaz!

Başucumda hayat…

Selamı var şu bulutların sana… Selamı var şu kuşların…

Yaprakların muaşakasını duyuyor musun rüzgârla…

Kaç yeşile bürünmüş mezarlık!

Burası mezarlık mı!

Başucumda hayat…

Yola çıkarken…Yolda…Dönüşte…Gelişte gidişte…

İşimde… İşsizliğimde… (Bir dakika: İşsizlik var mı ki…)

Başucumda hayat…

Her yerde bu “hayatla göz göze”lik. Her nefes numunelik!

Hep yeni, hep taze, her nefes hep ilk… (Son belki de… Bil ki…)

Başucumda hayat…

Ben muhabbetin hastası oldum.

Soframda muhabbet kuşları…

Aynalarda sevincimin izi… ve de kederlerimin…

Yüreğimin sözü sevdiklerimin gözünde…

Ben bu hayat yüzünden düştüm yollara…

Şu narlar var ya dallardan sarkan… Ah, ne pırıltılı mevsimler…

Hazların adı olur ya bahar…

Tadı nasıl/dı hayatın!

Ali Hakkoymaz

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Yağmurlar Ağlıyor Yalnızlığıma...

15/10/2009, 00:40

Yağmurlarla ağlıyor yalnızlığına…
Yokuşlarda yoruldu yüreği…
Melal akşamlarda hüzün içiyor…
Araf yollarda avare yürüyor yıllardır…
İkilemlerle ilerliyor Kaf dağının ardındaki sevgiliye kavuşmak için…
Arıyor ağlıyor, ağlıyor arıyor… Savruk sinesinden sarı sonbahar dökülüyor toprağa… Hicran damlıyor ümit bulutlarından… Acı çiçekler açıyor avuçlarında…
Yıllar yüreğinde yırtık bırakarak yol alıyor… Ne kışta, ne yazda…
İlk ve sonbaharı soluyor seherlerde… Sevinçlerine çiğ yağdı, kırağı kırdı çiçeklerini… Baharlar bekliyor bağrı, uzak iklimlerden esen meltemlerle serinlemek istiyor…
Yusufselim kalple sabır ağacına dayanıp şükretmek diliyor…
Kalp toprağına düşecek hikmet meyveleri bekliyor o ağacın altında… Sevgiye dost olmuşken sevgili gelmese de olur… Şefkat yoksunu aşk kalp doyurmuyor, neylesin sönük sözleri…
Serap sevgiler, firak acılar demek…
“ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Evet, aşk vardır; bekaya… Bekaya bakar kalp, değişmeyen daimi güzele meftun…
Ağlama gönül, neyle yesin gidip kaybolanları…
Araf yollar, avare yıllar biter bir gün… Yıkanmış yürekle yürürsün aklın aydınlattığı yolda… Vuslat içer şifa sadır… Sen her şeye yakın, her şey sana yakın… Uzak uzaktır sana… Anlamamak ve anlaşılmamak yoktur artık…
Küllerin kâinata savrulmuştur, kâinatsa kalbinde kayıp…
Yağmurlar yine yağar ıslatmaz, rüzgârlar yine eser savurmaz…
Savruk değilsindir, kök salmışsındır kâinatın kalbine… Yine yürürsün yollarda dönüp de arkana bakmadan… Arafta avare değilsindir, yaranını bulmuşsundur; Ya Rahman… Ya Rahim… Ya cemil… Ya Vedud…
Rahmet seni ebede namzet etmişken, neyle yesin geride kalanları… Yunus yüreğinle “kalanlara selam olsun” der yürürsün… Kör kuyularda korunmuş, arınarak yükselmişsindir Azizliğe… Kuyudaki yalnız Yusuf değilsindir, kardeşlerin sevgiyle sarmış, Yakubi şefkat kuşatmıştır… Zirvedekeyken aziz bir terk edişle terk edersin dünya züleyhasını: “teveffeni müslimen.”
Hayata veda ederken geride Yusufi bir kıssa bırakmak, yokuşlarda yağmurlarla ağlamaya değer… Bedelsiz değildir esir pazarında satılmak, Azizlik esirlikten geçer.
Aşkı bilmez Züleyha, Yakubi şefkati anlamaz… Ağlarsan Yakubi ağla… Seveceksen İbrahimi sev, “La uhubbil afilin” de…
Hikmet yağmurlar yağıyorsa selim kalbine “Selam” sana dosttur, Rahmet yaran… Kuyularda yalnızsan korkma, kıssan yazılıyordur kıyamete kadar okunmak için…
Yüzünden okunur Yusuf yüreğin…
Yazman için güzel sabrı şükürle süsle ve hayata Yusufi imzanı at:
“teveffeni müslimen”
Hüseyin Eren

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Görünebilir miyim Ya Rasulallah?

15/10/2009, 00:35

Gün gitti, gidiyor…

Herkeste tatlı bir telaş…

Güneş, insanların bir an evvel iftar sevincine kavuşmalarını ister gibi, gün boyunca rahvan giden alev topu atını dehlemiş kızıl ufuklarda kayboluyor.

Az sonra akşam ezanları, oruç tutmuş bir insan gibi solgun ve dingin duran minarelere can verecek, mahyaların ışıkları yanacak.

Ben yollardayım…

Acelem de yok. Nasıl olsa iftariyeliklerim yanı başımda bana bakıp duruyor.

Bu vakitte yolculuğu severim. Ezanla birlikte önünüzdeki arabalar birer ikişer buharlaşır ve yollar birden hiç umulmadık bir şekilde tenhalaşır. Yollar, benim gibi üç beş geç kalmışın olur.

Arabanın radyosu, Eyüp Sultan’dan canlı yayında; bir hafız Kur’an okuyor.

“ Ey Ömrünü israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Ömrü israf etmek derdinden ben de muzdaribim. Bu yüzden gurub vakti radyodan bu ayeti dinlerken tatlı bir esintinin ruhumda gezindiğini hissettim.

O akşam vakti, herkes sofralarının başında iftar ânını beklerken ben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz…” ayetinin takip ışığında tatlı bir yolculuğa çıktım.

Bu ayetin iniş sebebi, Elmalılı gibi bazı müfessirlere göre , Hazreti Hamza’nın katili Vahşi’dir.

Uhud Savaşı’nda, özgürlük ve servet vadiyle Peygamberin amcasının katili olan Vahşi…

Vahşi’ye özgürlük ve servet vadedenler, kartallardan, kurtlardan önce Hz. Hamza’nın başına üşüşüp, acı ve öfkelerini, onun kulak ve burnunu keserek, kalbini yerinden sökerek almaya çalışırlar.

Bu öyle insanlık dışı bir katldir ki, Tebük’te taşlandığında, Mekke’den sürüldüğünde beddua etmeyen Allah’ın Peygamberinin (a.s.) dudaklarından, amcasının yetmiş parçaya ayrılmış cesedi karşısında ;

“Ben de onlardan yetmiş kişiyi öldüreceğim” sözleri dökülmüştür.

Fakat anında gökler dile gelmiş ve;

“İlle ceza vereceksen misliyle… Sabrederseniz Allah sabredenleri sever” ayeti inmiştir.

Hazreti Hamza’nın şehit olmasının bedeli ağır olur.

Allah’ın Arslanı’nın kanını taşıyan o mızrak, Vahşi’ye özgürlük kapılarını aralamış, onu servet sahibi yapmıştır. Ama Vahşi hiçbir zaman o özgürlüğün tadını çıkaramaz ve o serveti hiçbir zaman harcayamaz.

Canilerin gasbettiği hürriyetini eline almış ama yalnız insanlığa ait olan fıtri hürriyeti kaybetmişti. Artık ebedi bir köle gibi çöllerde adını gizleyerek dolaşmaya başlar.

En son, Taif’e sığınır. Yıllar önce Allah’ın Peygamber’ini kovan Taif’e.

Taif, bağlık bahçelik bir yerdi. İhtimal ki kendini suça azmettiren kadından aldığı servetle yaşar giderim, diye düşünmüştü.

Bir gün Taif’liler de topluca Müslüman olunca dünya Vahşi’ye dar gelmeye başlar.

Şefkat Peygamber’i, müslüman olması için mektuplar yazar.

Hangi insan çok sevgili amcasının katili ve bir savaşın kaderini değiştirerek kendisine bu kadar ağır bedel ödetmiş birisine şefkatle seslenebilirdi.

Ama O (s.a.v), Vahşi gibi bir katilden bile bir sahabe çıkaracak kadar merhamet sahibiydi.

Her mektupta geçmişte yaptığı vahşetleri ileri sürüyor, sürekli kaçıyor ve Sonsuz Nur’un gittikçe çölün her tarafını saran ışığını kendi karanlığından seyrediyordu.

İşte arabadaki radyonun Eyüp Sultan’dan yaptığı canlı yayında okuduğu ayet, Vahşi’nin bu kaçışının önünü kesiyor, artık ona dar gelen dünyada yere-ğöğe sığmayan varlığına bir yer açıyordu.

“Ey ömrünü israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyiniz, Allah bütün günahları affedicidir…”

Peygamber(s.a.v)’den, bu ayetin yazılı olduğu mektubu alan Vahşi, kaçış ızdırabına son verir ve Medine’ye gelerek, huzura çıkar. Güllerin ve Gönüllerin Efendisi (a.s);

“Sen Vahşi misin?”

“Evet”

“Amcamı nasıl öldürdün anlatır mısın?”

Vahşi’nin anlattıkları karşısında göz yaşlarını tutamaz, taze bir yara gibi kanar “ipeklere yumuşaklık bağışlayan” yüreği.

“Ne olur bana fazla görünme, seni her gördüğümde amcamı hatırlarım da korkarım sana karşı içimde bir burukluk olur.” diye buyurur Resulullah (a.s.).

Hazreti Vahşi için hicranlı yıllar başlar.

Sürekli direklerin arkasından, minberin gerisinden Güllerin Efendisi’ni gözler.

“Artık bana görünebilirsin” diyeceği günleri bekler.

Ama Gönüllerin Güneş’i bir gün bütün bütün gurup eder.

Hz Vahşi’ye “Bana görünebilirsin” sözünü demeden gitmiştir.

Hazreti Vahşi’nin geri kalan günleri, hep o büyük günahına kefaret aramakla geçer.

İslam’ın büyük bir bahadırını öldürmekten dolayı güneşin bağrında kızmış bir çöl gibi yanmakta olan yüreği ve bir cehennem gibi kaynamakta olan vicdanı birgün, kefareti için aradığı fırsatı bulur. Yemame Savaşı çıkar karşısına. Hazreti Halit’in ordusuna katılır.

Harp günlerce sürer.

Kılıçlar havada parlak kavisler çizmekte, düşman dalga dalga inananların üzerine gelmekte, yalancı Peygamber Müseyleme’nin askerleri, önüne gelenleri bir ekin tarlası gibi biçmektedir.

İkrime, Ebu Akil, Huzeyfe, Salim gibi nice bahadırlar bir bir doğranmıştır. Yemame sert bir kayadır. Binlerce Kur’an hafızı kırılmıştır. Savaşın bir anda seyri değişmiş, her tepeden bir münadi kaçan müslümanları yeniden gayrete getirmek için bağırmaktadır.

Çöl iyice kızmıştır. Ortalık toz dumandır. Göz gözü görmüyordur. Müslümanlar iyice sıkışmıştır. İşte tam o sırada Vahşi günlerden beri sabırla kalesinden çıkmasını beklediği Müseyleme’nin kalenin arka duvarından atlayarak kaçmaya çalıştığını görür.

“Ey kupkuru çölleri cennete çeviren Gül

Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül…”

diyerek, yıllarca özenle sakladığı mızrağı fırlatır ve yalancı peygamberin işini bitirir. O mızrak, bir zamanlar İslam’ın en büyük bahadırı Hazreti Hamza’ya fırlattığı mızraktır.

Güneş, Yemame Çölün’ün titreşen sonsuz ufuklarında gurub etmektedir.

Hazreti Vahşi başını yere kor ve;

“ Ya Rasulallah artık görünebilir miyim? “ diye inler.

………………

Hayalim, radyoda okunan ayetin tatlı esintilerinde, Sonsuz Nur’un ikindi çölündeki renk ve ışık oyunlarında dolaşırken mahya ışıkları da yandı ve ezanlar minarelerden kanatlanmaya başladı.

Gün gitti…

Sanki sağımdaki solumdaki arabalar birer ikişer buharlaştı.

Yollar tenhalaştı.

Ben hala yollardayım…

“Ey ömrünü israf eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz, Allah bütün günahları affeder…”ayetinin, gözümün önünde mahyalaştığı o tenha yollarda…

Harun Tokak
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=...arunTokakPazar

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit