Ah Teslimiyet

avatar

Kıyama Kalk Ey Aşk-ı Sücud

6/10/2009, 11:46

Kan damladı gökkubbenin şakağından yazgımabozuldu düşüm……….
bir nefes lazım şimdi bana ölmek için…

Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü söyle istanbul’una, değmeyin artık bana…Ölesi aşikar, sereserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğundasırtımda yalın bir aşk ,kulluk namınaörtün mahrem sızılarımı örtün ,
utanıyorum arzdan!
‘’VENNECMİ ! ‘’……zelilim el aman !
didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim ‘’AŞK ! ’’ dediler…sus’tular… meylettim diz üstü…

berzahındayım… gayrı ölümsüyorum içimi,, gülümseyerek…cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar ellerim düşün yakasından yarindilim sus, günah kadar!
Hadi ör saçlarını nil kıyımına züleyha,yum sözlerini aleme ki bilmesinler , leyl çökmüş kirpiğinde bir
‘’yusuf lekesi’’ var !!!

doğruluyorum yar’e kıyamdan…
BİSMİLLAH,
bu aşk SANA aşikar!

Vaktidir LA Azrail, nazar etme ömre !
ve sen ey aşk, kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen!Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin? dünlerinden yitik orta asya’nın bağrına yamanan , kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın,
ümmete kanayısı…
ömrün bir ‘’sus’’ boyunda mıydı ki ölçüsü alındı kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyv,,, kursağıma dolandı…
peki neden yüzün bende hala sahi senin gitmelerin hep ardına mıydı?

ahh şeh-i yar! derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına
heyhat İstanbul! az durulsana…

zelilim… arasatta yalan sayılmaz sandım yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde taddım
kızıl elmadan
heyyy! beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla… yum beni yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma…
çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
‘’gelmeyi istememişti hiç
böylesi gidişi istemediği kadar…’’

şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! ki aşk değil midir ,
iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak! değil midir ki aklı çarık yapıp,
yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak.
firdevs-i a'la'sındayım aşkın son durak.
önüme durma anneee! heveslendim bir kere , ölesim var.eteğine düşen kor vurmadan ciğerine,
hadii dikil şehr-i yarin alın hizasına. iyi bakk!. bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak!
koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak

''o yarnefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce
dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye
kınalanmış gayrı, gönüş yok ki geriye.
izzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiiii.
kızım
kurban oldu
aşka''

Züleyha Çay.

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Araf’ta Aşk Yalnız Yaşanır

22/9/2009, 13:00
Araf’ta aşk yalnız yaşanır. Neden mi? Orada kendinden başkasını sevemezsin. Çünkü sana birileri ya da kendin için çarpacak bir yürek vermezler. Dirildiğini sanırsın ama ruhun hala kafestedir. Kurtulmak istesen gideceğin yer yok, sevdiklerin yoktur. Yalnızca sen varsın. Yaşayacak bir gündüzün bile yokken nasıl geceyi ararsın? Sen tek kişilik bir aşkın kurbanısın. Yalnız kendine ağlar, yalnız kendine gülersin, sonsuza kadar aklından çıkmaz; sen mutlak kaybedensin. Akrebin beynindedir, damarlarına zamanın zehrini zerk eder ve sen açlığı öğrenirsin, dişlerin sadece kelimeleri öğütür, yeis, yuttuğun en acı lokmandır. Yaşadığın ve kıyısını bir türlü bulamadığın kum denizinde cenneti unutur, gördüğün herkesten ölüm dilenirsin. “Keşke” dersin, beni gerçekten sevenin aşkına karşılık verseydim. Aşk yalnız yaşanır, kendini seversin ve Araf yalnızların ülkesi olur. Unutulmuşların toprağında tek tanıdığın sen olursun hiç kimse seni anlamasa da, hiç kimse sana bakmasa da sen o ülkenin en meşhurusun. Neden mi? Şunu asla unutma! Araf’ta kalanların sonuncususun.

Aşk semadan inerken, sen şemsiyeni açıp karanlıkta gördüğün en uzak noktaya ulaşmak için aldırmadan yürümüştün bir zamanlar. Şimdi aşka susamış dolaşmaktasın, sözlerini hatırlayamadığın şarkılar, bilmediğin yerlerde söylenmekte ve sen kendi kendine mırıldanırsın seslerin yankısını arada duyduğun zaman. Araf’ta dolaşırken üzerine basmaktan korktuğun gölgen bile senden yukarıdadır şimdi. Nerde eski günlerin ve dünyanın tatlı serinliği dersin ve gözyaşlarıyla karışık sahte ağıtlar düzersin. Dirildiği için matemde olanlarla birliktesin. Kurtarıcı bekleme sakın. Araf, kızgın kumlarıyla sarmalarken seni, sen kimi bekleyeceksin, şimşekleri durduracak, ateşi mi söndüreceksin? Kum denizinde çakılmışlarla birlikte karanlığın meçhul kızıllığında sıralanmış, adlarını meleklerin bile unuttuğu meçhullerin kervanına katılmak için ölümün çıkıp gelmesini istemektesin. Araf’ın aşıkları ölümü ister. Neden mi? Belki de istedikleri gibi ölemedikleri için.

Lügatine hatayı ve hezimeti almamış bir komutan gibi tek kişilik ordunla kime karşı savaşmaktasın? Sen öldün bilmiyorsun, kral öldü yaşasın yeni kral diyenler bile evlerine varmadan cennet ya da cehenneme çekildiler. Adın not düşülmemiş kitaplara. Ciğerlerinde açlık havası Hamsun’u hatırlıyorlar, opera kimin umurunda, sanat kime yarar ve insan neden boşluğu doldurabilirim sanır, boşluğa karışmış aklıyla etrafında. Şenlik ateşleri yakılmış gibi gökyüzü yanıyor. Belki de senin ölümün kutlanıyor Babil’de. Artık zafer senin değil, yenmenin hükmü kitaplarda kaldı, sen, en büyük yenilgini mezara konduğun gün aldın. Yalnız senin doğruların var ve yalnız sen bilirsin en iyiyi. Mükemmele ulaşmaya ramak kalmıştı, ölümü öldürseydin eğer. Hatalıyım dememek için bahanen çoktur, fırsatın olsaydı eğer, sana hatalısın diyenleri doldururdun çukurlara. Ama sadece kendini kesersin ve sadece kendine saplarsın ölümsüzlüğün ve unutulmuşluğun hançerini. Kükresen bile sen aslan değilsin, çakallar arasında bile yer beğenemezken, ne cennete ne de cehenneme layık olamamış yinede kendine ölümsüz bir krallık beklemektesin. Dikkat et; hep duyulmakta, hep görülmektesin. Sen nefsini, zaman seni sömürmekte ve Araf, sevgisizliğe mahkum olanlarla kaybedişini kutlayanları beslemekte.

Araf’ta batışı izlenirken zevk verecek ikindi güneşi olmaz. Burada sadece, hep ben seslerini duyarsın, göreceğin ise insanlığını yitirmişlerle yakılmış ateşlerin aydınlığında Allah kelimesini hatırlamak için koşuşturanların çığlıkları olur. Bazen cehennem, cezam bitse de kurtulsam diyenler için kurtuluş kapısı olur. Ama sen affetmediğin için hiç, af dilemeyi bilemezsin. Boynuna, kibir ilmeğini geçirmiş, kendini benliğinle boğmuşsun. Tövbeni tek cümlede kuran, ilk vakitte bozandın, sevmek seni öldürmez ama sevgini sınayana seslendiği beş işaretiyle kızan yine sensin. Aşk Araf’a yakışmıyor. O cennetin malıdır. Sen elinin tersiyle ittin altın tepside gelen nimeti ve açlığına çare şimdi ateşte pişmiş kendi etin olmalı. Sen kaybolduğun gün ancak sevgiyi yitirmiş ve gözlerin kapalı diken tarlalarında gezerken kalmışsındır, kalbin kibirle yıkandığından belki de Araf sadece seninle doldu. Ümit hep var oldu, sevgi hep var oldu. Aşka inanmasalar da insanlar acıya inanacaklar ama onlara asla acımayacaklar. Araf, sana aşkı öğretmez, sana aşkı yaşatır en platoniğinden. Bilemeyeceğin kadar çok uzun zaman sonra belki anlarsın kimsenin haberi olmaz senin gerçekten sevmek istediğinden ama kaydın düşülmüştür bir yerde, yalnız kendini sever, Araf’ta unutulsun diye.
Alıntıdır...
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Aşk çok satar...

16/9/2009, 19:12
Rezil ve sefil magazin ayağa düşürdü önce...
Haber başlıklarının klişe haline gelen " Aşk trafiği" benzetmesi ne kadar aşağılandığının göstergesiydi aslında...
Mübtezellikle "aşk" gibi yüce bir "hal"in yan yana gelmesi, "aşk"ı arayan gönülleri zaten kanatıyordu.
Bu işin ne kadar vahim bir mana cinayeti olduğunu gördüklerinde, çarpık ilişkilerine uygun(!) bir yakıştırma buluverdiler: Seviyeli birliktelik...
İyi...
En azından "aşk"ın yakasından düşüyorlardı işte...

"Aşk" ki duyunca duracak ve "hazır ol"a geçeceksin, önünü ilikleyip...
Orada hayatın ötesine taşmaya çalışan "yürekli" bir çırpınış var.
Söndürülmez bir ateş ve öpülesi gözyaşları vardır gül kokan...
Anlatılmaz ve anlaşılmaz; "Onda yok olmaya" sürükleyen bir hayranlık destanıdır aşk...

Aşkı anlatabildim ve hatta aşktan bahsedebildim mi?
Elbette hayır...
"Kainatın Harikası"na bir tuğla taşıma gayretine ne denirse...

Ama...
Aşktan söz etmek, hizaya sokan, huzur veren ve üç günlük dünyanın gerçekten üç gün olduğuna dair tesirli bir nasihattır ki, el çekmek ne mümkün.
Her şeyin sahtesiyle başımız beladayken , "gerçek aşk"ı arama ve anlama arzusu en insanî ihtiyacımızdır.
Ve nefsiminiz prangasından sıyrılıp bakabildiğimizde, derinliği daha çok Kerem ile Aslı?nın değil, Sevgili
Yunus Emre?nin veya Hazreti Mevlana?nın menkıbelerinde buluruz?
Olsun?
Bugünün duygusuzluk bataklığında, Keren ile Aslı, nadide bir gül ve bülbül resmidir gönlümüzü okşayan.
Muhabbetlerinin temizliği başımızın tacıdır.

Şimdi?
Rezil ve sefil magazinin tehdidi biraz olsun azalmışken?
Yeni bir cereyan ürperti veriyor.
Herkes aşkı yazıyor, aşktan söz ediyor, aşka sığınıyor?
Bunun arkasında ticarî bir endişe sezilmese; ?aman ne güzel, insanlık kurtuluşa gidiyor? bile diyebilirsiniz ama?

Tabii ki ?aşk? herkese lazım?
Ama?
Kullanmak için değil?
Yanmak ve yaşamak için?

Murat Başaran
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Âşık sözü dua imiş

10/9/2009, 00:33
Âşık yürekle uyku geçinmez imiş. Yastığına ağır gelen başı, bu kadim gerçeğin yaşayanı olmanın verdiği karmaşıklıkla zonkluyordu. Ne vardı şu sevda nöbetine tutulduğu mukaddes anda, cânânının şefkatiyle sızıverseydi. Yâr kokan hayallerinden çıkıp da geliverseydi kalbinin sultanı! Ne vardı? O gelemiyorsa, şu sevda ikliminde titreyen yüreciği, rüzgârın sırtına binip de yârin penceresine ilişiverseydi. Allah’ım! Allah’ım duy sesimi… Bir nefesçik olsa da yârin yanına eriştir beni… Varsın bütün varlığım bir kalem kadar küçülsün!

Gecenin en kesif karanlığı, sevda nöbetlerinin hasret ateşlerine körük vurduğu yerde… Aşk ile yunmuş dilinden dökülenler -ki dua idi aşkın tek sahibi olanın nazarında- kabule layık görüldü. Yarı açık pencerenin gıcırdayarak açılmasıyla içeri süzülen ışık ve rüzgâr karışımı bir el, sırra ermek telaşından idrakin uzağına düşen ruhunu kavrayıvermişti. Yıldızların birbirine çarptığını gördü ilk önce… Işığın ışıktan sıyrılıp, coğrafyaların nokta kadar küçülmesine şahit oldu sonra… Kanatlarından parıltılar dökülen semavi kuşların şahadetiyle bulutların üzerinden aştı. Gökten düşen bir tüy gibi, döne döne, hafiflemiş bir hissedişle ve vuslat anına has bir teslimiyetle yârin penceresindeydi. Şaştı âşık! Şaştı! Öyle ki… Aç pencereni yâr ben geldim, diyemedi. Dili dolaştı…

Sabah ezanları dolduruyordu İstanbul göklerini… Pencerenin önünde, henüz çözemediği diliyle, hayran hayran uykuya râm olmuş yârin gözlerinde mest olmuştu garip… Yâr diye seslenememişti amma, aşkın hakiki sahibinin ulvi çağrısı yâri uykudan alıvermişti. Pencerenin dışında hasret yelleriyle yarışan kor nefesi, pencerenin içinde hareketsiz asılı duran perdeleri titretmişti. Titretmişti de yâr, nihayet bekleyen aşığı görüp şaşmıştı. İki şaşkın bir müddet, öylece bakıştılar. Kumruların anlattığına bakılırsa, o İstanbul sabahına pek yakıştılar. Yâr pencereyi açtı, âşık içeri girdi. Girdi ya, pencerenin eşiğinden atladığı vakit bir kalem boyunda bir adam oluverdi. Yâr aşığa baktı… Tepeden bakıyordu ya, bu bakış kalem kesilen aşığın yücelere tutkun olmasına mani değildi. Yâr, titreyerek aşığın üstüne eğildi. Heyhat! Aşk bu… Zamaneye inat hakiki aşk! Ve bu hâl-i garip, vuslatın neşesine neşe katmaya yetip artacak kadar da hoştu. Yâr ile âşık, kalem ile kağıt gibi… Nihayet birbirini bulmuştu. Vuslatın şekli olur muydu zaten? Olmazdı! Kavuşmaktan ötesi, billahi boştu!
Yâr avucuna aldı aşığı… “Söyle benim efendim, ne oldu da böyle ufalıverdin? Halbuki pencerenin dışında her şeyinle buradaydın. İçeri gelmenle küçülüvermen bir oldu. Söyle bana a bülbülüm sana ne oldu?” diye sordu. Âşık yârine ermenin keyfiyle başı döngün, halinin farkında bile değildi. Yârin sualine bir cevap ararcasına eğilip, ayakucundan itibaren bütün gövdesini bir süzdü. Anlayamadı garip… Anlamak da yetmezdi hani… “Boş ver gonca gülüm, yanındayım ya… Gözlerinden saçılan nurun aydınlığındayım ya… Varsın kalem kadar küçük olsun endamım… Gönlümde aşk ile büyüyen ruhum da küçülmedi ya! Elbet vardır bunun da bir hikmeti…” demekle yetindi.
Gün doğana kadar muhabbet ettiler. Âşık, şeyda bülbüllerden öte bir lisanla haykırdı sevdasını… Yâr, meyveye duran dallar misali titredi aşığın minicik varlığına… Ve İstanbul şahit oldu… Kavuşanların, o gönül okşayan bahtiyârlığına…

Sabah olmuştu. Ahali uyanmış, sabahın ilk çayı için demlikteki su fokurdamaya başlamıştı. Aşığı yâr hanesine getiren kuvvet geri götürmemişti. Ayrılığı kimse istemiyordu lakin yâr ne yapacağını düşünüyordu. Kahvaltıya gitmesi lazımdı. Efendisini de bırakamazdı. O anda odaya giren validesinden kaçırırcasına tuttuğu aşığı cebine koyuverdi. Zavallı âşık, bu ani hareketin sarsıntısıyla afalladı. Yâr kokan bir mendilin üzerine yığılıp kaldı bir an… Kahvaltıya gidiyorlardı. Yârin eli aşığını yokluyordu aheste… Şefkatli dokunuşlarla kendine geldi âşık… Kahvaltı sofrasında mahmur bir sohbet vardı. O vakit aşığın içini bir ürperti sardı. “Ya hep bu halde kalırsam…” Evet! Bu dayanılası bir hal değildi. Âşık, cebini yoklayan yârin gül dokunuşuyla sıyrıldı bu düşünceden… Ve minik bir ekmek kırıntısı ile peynir parçasını uzatırken buldu parmak uçlarını… Yâr elinden lokma yemek meğer kalem kadar ufalmaya kısmetmiş diyerek güldü. İşte bu hoş anın üzerine, aşığın dilinden aşkın hakiki sahibine şükürler döküldü.
Kahvaltı biter bitmez yâr odasına döndü. Kapıyı suçlu bir kız çocuğu gibi kapar kapamaz cebinden çıkardı aşığı… Sağ salim görmenin verdiği bir rahatlamayla derin bir nefes aldı. Âşık, kendine bakan o buğulu gözlerin içinde tarifi yapılamaz bir keyfe daldı. Yâr beş dakika izin istedi âşıktan… Onu kitapların yığılı olduğu masanın üzerine bırakıp odadan çıktı. Kapatmış olduğu kapı kendiliğinden açılıverdi. İçeriden sesler geliyordu. Ve kulakları yırtan bir kuş cıvıltısı… Açıldıkça devleşen kanatlarıyla pırrrrr diyerek içeri süzülen bir muhabbet kuşu, odanın içinde bir tur attıktan sonra, pencerenin önündeki iskemleye konuverdi. Güneş altında parlayan mavi tüyleriyle ne kadar da hoş görünüyordu. Lakin bu hoşluk, aşığın ansızın dona kalmasıyla kesilmişti. Çünkü bu yaramaz bakışlarıyla oyun delisi olduğunu belli eden kuş, gözlerini kitapların arasında oturmakta bulunan aşığa dikilmişti. O an… Av niyetine bakılan âşık için, bu avcı kuşun kılıcı çekilmişti. Hemen etrafına bakındı âşık. Saklanacak yer aradı. Bulamadı… Kuş, bakışlarını keskinleştirmiş, havalanmak için son bir hazırlık içinde bulunduğunu bildiren bir halde aşığın çaresizliğini seyretmekteydi. Yâr henüz gelmemişti. Ne bilsindi yaramaz kuşun odaya gireceğini… Âşık çaresizlikle daralan bir nefesle “El imdâd Yâ Hâfız!” diye bir nidâ savurdu. O sırada o kocaman mavi tüyleriyle bakanları kendine hayran bırakan muhabbet kuşu süzülerek yanı başına konuverdi. Âşık titriyordu. Nasıl titremesindi? Kuş ile arasında bir gagalık bir mesafe kalmıştı. Savunmasızdı. Kuş aşığa doğru eğildiğinde artık her şey bitmişti. Âşık, bir kuş gagasında can vereceğini hiç aklına getirmemişti. İçinden kelime-i şahadet getirmeye koyuluyordu ki, kuş konuşmaya başladı.
“Sen bizim evin gülüne âşıksın biliyorum. O da sana… Hasretinizin kavurduğu demleri bilirim. Gülümüzü bizden koparacaksın ama yine de sana kızmıyorum. Aşka boyun eğmek, aşkın sahibine olan sadakatimdir. Lakin senin bu halde buraya gelmen doğru mu a şaşkın?”
Âşık kabahatini savunmaya çalışan küçük bir afacanı andırır bir edayla “Bu hale nasıl geldim, buraya nasıl geldim… Vallahi bende bilmiyorum!” diyebildi. Ki; kuş bir kahkaha ile kesti aşığın safiyane sözlerini… “Sen âşık değil misin?” diye sordu. “Evet, aşığım…” dedi âşık. “Ama cahil âşıksın!” dedi kuş… Âşık, şaşkın bakışlarla kuşun gözlerine baktı. Lafı nereye getireceğini kestiremediği için, sükut ile sözünün devamını bekledi. Kuş, istihzayla süzdüğü aşığın beklediği kelimeleri gagasından bir bir düşürmeye başladı. “Cahilsin… Bilmez misin aşığın sözü duadır. Sen sevda nöbetiyle kıvrandığın o halde, bu olanları talep etmedin mi, kalbine aşkın en alevlisini bahşedenden? Şimdi yine kalpten seslen de her şeyi yerli yerine koysun var eden… Unutma! Sabırla bekle vuslat anını… Öyle olur olmaz geçirme bir daha içinden! ”
Âşık, muhabbet kuşundan muhabbet ehli olmanın bir sırrını daha öğrenmiş olmanın keyfiyle gülümsedi. Gönlünde kabaran sevda dalgalarıyla diz çöktü aşkın yegâne sahibinin huzurunda…

Yâr, odaya girdiğinde kitapların üzerine konmuş muhabbet kuşuna baktı. İçi sızladı bir an… Eyvah! Efendimi kuşa yem eyledim, diye hayıflandı. Gözpınarlarından taşan bir damla pembe yanağını okşamaya davranırken telefonu çaldı. Aklı, kuşun canına kıydığını düşündüğü aşığındayken telefonuna doğru koştu. Arayan binlerce kilometre ötelerde kendisi için yanıp tutuşan âşıktı. Şükür niyetine bir oh çekti içinden…
Birbirlerine hiçbir şey sormadılar. Sanki bu olanları konuşmamaya sözleşmişler gibiydi. İkisi de çok iyi biliyordu ki yaşadıkları çok yüce bir aşktı. İkisi de Fuzuli nefesiyle anlatılmışlar kadar âşıktı. Sormaya ne lüzum vardı? Aşkın bizatihi kendisi sırlarla karışıktı…

Bildim! Akıl ermezmiş… Bu sevdalık işine…
Vuslat diye inleyen, düşünce yâr peşine…

Şahikasında hasret tüten gönül dağına,
Müjde kuşu konmalı murâdın otağına…

Yâri yâre bağlayan görünmez zincirlerin,
Sesidir bu hıçkırık… Keyfidir esirlerin…

Cânânsız can ne gerek! Kavuşmalı efendim!
Bir olup saadete savuşmalı efendim…

Bayâtî hasret ile için için çürüyor!
Yâre varayım diye hayret suda yürüyor…

Güçer Kafa
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Aşk ve Ön Söz

28/7/2009, 16:14
Karşılıklı sevginin Leyla’larda Mecnun’larda kaldığını anlamak için karşılıksız sevgi yaşamak gerekiyormuş. Birini sevmenin delice bir aşkla bağlanmanın güzelliğini yaşamak için hazan mevsimine gelmek olduğunu bilmiyordum. Meğer hayatta ne çok şey kaçırmışım...



Aşkın insanı büyüttüğünü olgunlaştırdığını da öğrendim artık. Bu yaşıma kadar kimse öğretmedi bana aşkın karşılıksız olduğunu, sadece gönülden sevenin bu acıyla kavrulacağını, sevilenin ise sevildiğini bilmeyeceğini... Yine teşekkür ederim sana karşılıksız aşkım!!! Bana hayatta öğretilmeyenleri öğrettin. Hiç kimseye hissetmediklerimi hissetdirdin. Hiç kimse için yapamayacaklarımı yaptım. Pişman mıyım? Hayır hiç pişman olmadım ve aşkını sonsuzluğuma saklarken bile mutluydum. Hayatımın son basamaklarında bana böyle bir aşkı yaşattın. Seni sevmeme izin verdiğin için teşekkür ederim Aşkım…



Sevgiliye bu kadar serzeniş çok görülmez umarım. Evet yaşadım gördüm öğrendim. Sevgi ve aşk sadece tek kişi tarafından yaşanabiliniyor. Aşkın karşılığı yok. Bazı insanlar sadece sevmeyi bilir,karşısındaki sever mi sevmez mi hiç düşünmeden sever. Hep bekler sevecek diye ve sonunda görür ki sizi kırmamak adına hatır için kendini zorlayarak karşılık verme çabasındadır. Oysa ki herkes duygularında özgürdür ve kimse kimseyi zorla sevemez. Kırgınlık olmaz aşkta. Seviyorsan, gerçekten aşkını yüreğinde hissediyorsan bırakacaksın sevgiliyi özgürce kanat çırpsın ve nerede kiminle mutluysa
Tadına vararak yaşasın... O’nun mutluluğunu uzaktan seyrederek yaralarını sarmayı da öğrenmek gerekir...



Aşk yalnızlığı kabullenmektir...



Aşkın denklemi çözümsüz. Alışmak gerek sadece sevmeye. Sevilmeyi tatmadan da yaşamayı öğrenebilir insan. Ama birini sevmeyi birine sımsıkı bağlanmayı mutlaka yaşamalı. İşte o zaman hayatta bir yanlışlık olur...



Ve ön söz...



Seni sevdiğimi bil. Nerede olursan ol. Her zaman çok sevildiğini bil...
Alıntıdır.....
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit