Ah Teslimiyet

avatar

Taşa taşa taşlaşıyoruz

30/10/2009, 10:52

“Ben bir solucanım, fakat Tanrı'nın inayetiyle bir insan olacağım.”

4 Mayıs 1916'da cephedeyken ve tam da tehlikeli bir görevi üstlenmişken, savaş günlüğüne işte aynen böyle yazmış Wittgenstein. (Ich bin ein Wurm, aber durch Gott werde ich zum Menschen.)

İnsan olmak... insan hâline gelmek... insanlaşmak...

Böyle bir amacın peşine düşmek için, kişinin kendisini 'solucan' gibi hissetmesi gerekmiyorsa da aczinin, zayıflığının, yetersizliğinin farkına varması şart. Çünkü insan, herşeyden önce, 'olunan', 'ulaşılmak istenen' bir mertebe.

'İnsan' olarak doğmuyoruz; aksine 'insan olma' yeteneğiyle dünyaya gözlerimizi açıyoruz. İstersek, gayret edersek ve tabii ki güç yetirebilirsek ancak 'insan' oluyoruz; olabiliyoruz.

Bir hayvan olarak, bir canlı olarak, bir organizma olarak dünyaya gelmek, ve hep öyle kalmak da var işin içinde.

Hayvanlık, niçin kötü olsun, hayvanlıkla muttasıf olanlar sırf varoluşlarının gereğini yerine getiriyorlar diye? Hayvanlık, eksiklik sadece. Kemâlin noksanlığı. Bizatihi kemâle ulaşamama noksanlığı.

Kendimizi ne zaman bir 'solucan' gibi hissetmeyiz?

Umumiyetle, kibirlendiğimiz, kibrin pençesine yakalandığımız takdirde.

Nedir kibir?

Büyük olmadığı hâlde 'büyükmüş gibi' davranma mı?

Şayet kibrin karşılığı sadece “büyükmüş gibi davranmak”, âmiyane tabirle “tafra satmak” olsaydı, bu, pek öyle 'bağışlanamaz' bir suç olarak nitelenemezdi. Herkes büyük olmak, büyük görünmek ister, isteyebilir. Kendince büyüklenebilir. Kibir değil bu. Belki 'tekebbür', belki 'istiğna', ama kibir değil.

Kibir, salt büyük görünmek adına başkalarını küçültmek demek. Kişinin kendisini büyük hissedebilmesi için, başkalarının küçüklüğüne ihtiyaç hissetmesi; yani başkalarının üzerinden büyük olmaya çalışması demek. Türkçe'de yaygın olarak “aşağılık kompleksi” (minderwertigkeit) olarak adlandırılan hâl.

Başkalarında kusur arayanlar, böyle bir takıntının pençesine düşenlerdir çokluk.

Kibir: “Bende yok, onda da olmasın!” demenin (hasedin) bir türü. Yani, diğer taraftan, “Bende var, ama onda olmasın!” demekle (kıskançlıkla) eşleşebilen bir hâl. Başkalarının sözde yokluklarından, yoksulluklarından, yoksunluklarından yararlanmaya çalışmak.

Başkasını aşağıya ittikçe yukarıya çıktığını düşünen, varolmak için değil, varolduğunu hissedebilmek için başkalarını tekmeleyen bir zihin, elbette bu kibrinin bedelini ödemekten kaçamaz, kaçınamaz.

Kibrin yanında dolaşan hâllerden biri de istiğna. Yeterlilik duygusu. Nehir, nasıl yatağından taşarsa, kişinin, kendini o denli 'taşkın' (!) bir surette görmesi.

İstiğna, 'gına' kökünden türüyor. Sahibine ise 'ganî' (zengin/yeterli) deniyor. Karşıtıysa 'fakr'. Yani muhtaç. Başkasına ihtiyaç duyan.

Fakir (fakirliğini idrak eden) aslâ kibre kapılmaz, büyüklük taslamaz, gına (zenginlik) ile başı dönmez. Bilâkis yoksulluğunun ne denli büyük bir nimet olduğunu bilir; insan olma yolunda, fakrı, kendisine bağışlanmış bir ihsan, bir lütuf olarak görür. “Yoksulluğum övüncümdür” (fakrî fahrî) diyen Sâdık'ın sâdık bir izleyecisi ise, zâten şükreder; hâliyle değil, zâtıyla hamdeder.

Adına 'dünya' denilen bu yosmanın insanımızı hayvanımıza ezdirebilmesi, bizleri yoksulluktan utanır hâle getirdiği için mümkün oldu. Yoksulluktan, yoksulluğumuzdan utandıkça hayvanlığımız azdı, insanlığımız ise azaldı. Öyle ki 'zühd' (dünyaya dudak bükme tavrı) hayatımızdan çekildi.

Bir düşünelim bakalım, dünyaya ne kadar dudak bükebiliyoruz? Dünyaya, yani dünyevî olana.

Dünyaya dudak bükebilenlerin mevcudiyeti sayesinde, insanımız hayvanımıza galebe çalabiliyor; insanımız ortaya çıktıkça, izzet ve vakarın ne olduğunu öğrenebiliyorduk. Kaçtığımız için dünya peşimizden geliyordu; peşinden koştuğumuz için değil.

Taşmaya başladık, taşkınlaştık. Kibirden başımız döndü. Gönlümüz taş gibi katılaştı. Sözümüz bitti. Sustuk. Taşlaştık.

Ey tâlib, o hâlde, sen önce fakrı taleb et.

Bil ki fakir, “dünyaya muhtaç olan”; müslümansa, “dünyaya teslim olan” demek değildir. Tam tersidir.

Dücane Cündioğlu

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

BAĞBOZUMU

30/10/2009, 10:49

Bugünlerde hiç ağaçların arasında dolaştınız mı? Ayaklarınıza kurumuş yapraklar, çürümüş kemik gibi dallar takıldı mı? Gözünüze eskimişliğin gri rengi, yitip gitmişliğin sararıp solmuş biçimleri takıldı mı? Vakit ayırın kendinize ve ağaçların arasında bir dolaşın. Gözlerinizi kaldırıp, fakirleşip, çıplaklaşmış ağaç dallarında dolaştırın. Size neler söylüyorlar? Ne haberleri var size?

Şimdi de geride bıraktığımız o güzel bahar günlerini ve hemen ardı sıra gelip geçen yaz günlerini hatırlayın. Bahçeler dağılmış, bağlar bozulmuş çoktan… Şimdi bağbozumu vakti. Meftun olduğumuz terütazelik gitmiş, yerini bozulmuşluğa, ölüme yakınlığa bıraktı. Daha dün yemyeşilken ağaçlar, bugün sapsarı, kızıl, kahverengi.. Yeşil örtüler çoktan çıkarılmış, kuru kemiklere benzeyen çıplak ağaç dalları fakr içinde göğe uzanıyor. Zamanın ilerlemesiyle her şey eskiyor, her yer toprağa yakınlaşıyor. Aynen insan gibi..


Yürü ey bivefa hercâî güzel
Gönlüm o sevdadan vazgeldi geçti
Soldu açılmadan gonce-i emel,
Sonbahara erdik, yaz geldi geçti..


Böyle diyor Rıza Tevfik Serzeniş’inde. Burada gerçi sevgiliyedir serzeniş... Peki ya insanın en çok sevdiği, bel bağladığı kimdir? En vefasız kimdir insana? Kim umulmadık bir anda terkedip gider insanı? Elbet kendisi. İnsanın belki en sevdiği ve muhakkak en vefasızı kendisi olmalı.


Hayatımız elimizden yavaş yavaş kaymadadır. Biz farkına varamayız çoğunlukla. Bütün zamanlara ayağımızı basabileceğimizi, bütün yarınların bizi beklediğini sanırız. Sanırız ki, ebediyen dünyada kalacağız. Bu güzellik, bu gençlik, bu zindelik hep yanımızda kalacak, hep bizimle olacak, hiç ölmeyeceğiz diye biliriz. Ama, bir gün, günlerden bir gün, tıpkı bugün gibi bir bugün çocukluğunuzun cennetinden bir sevdiğinizin eksildiğini öğrenirsiniz. Dedenizin ölümünü haber alırsınız. Çocukluğunuzun hercaî günlerinde yüzünüzü okşayan, her saçınızı okşayışta sizi bilmediğiniz dünyaya ısındıran o cennet figürü ummadığınız bir anda eksilivermiştir. Belki de uzun bir süredir; varlığının bile farkında olmadan yaşamışsınızdır. Arayıp sorma, özleyip görme arzunuz bile olmamış olabilir. Unuttuğunuzu bile unutmuş da olabilirsiniz. Vefasızlığınıza bile vefasızlık edip, vefasızlığınızdan bihaber yaşamışsınızdır. Varlığını hissetmediğiniz birinin eksikliğini de hissetmeyeceğinizi sanırsınız. Ama öyle değil işte! Vefasızlığınız yüzünüze bir yumruk gibi çarpar. Çocukluğunuza dönüş yaparsınız; yaşadığınız dedeli günleri hatırlarsınız. Dedenizle birlikte, çocukluğunuzun cennetsi günlerini de geride bıraktığınızı hatırlarsınız. Ve şimdi erişkin olup, çoluk çocuğa karışıp hayatın ortasına dolu dolu yürürken, aslında nice zamanları tükettiğinizi farkedersiniz. Aklınıza tam burada dağınık bir bahçe gelir; bağbozumu düşer.


Bu hatırlamayla anlarsınız ki, her şey ve her insan fânidir; kendiliğinden vefalı değildir. En önce kendi varlığınız kendinize vefa etmeden çekip gitmiştir. Hiç farketmediğiniz halde, varlığınız eriyip gitmiş, solup eskimiştir. Bağınız bozulmaya başlamıştır; hatta bozulmuştur hepten. Ne kadar baharlar varsa da sizi bekleyen, siz hep sonbahardasınız; belki de bu yılki ilkbaharınız son baharınız olacaktır.


İnsan sürekli bağbozumu içindedir. Dünya ile olan bağlarımız bozulur. An gelir, dünya dolusu ama bir o kadar incecik bağlarla çevrili olduğumuzu farkederiz. Bütün bağlılıklarımız, bütün bağlarımız bir andan diğerine kopmaya hazırdır. Bir varmış, bir yokmuş olur. Bir nefes gibi. Bir alırsınız, bir verirsiniz… Sonra…


İnsan dünya ile bağlarını hep gevşek tutmalı. Ebediyen kalacakmış gibi değil; her an gidecekmiş gibi basmalı ayağını yeryüzüne. Çünkü hiçbir anınızın garantisi yoktur. Her an o an olabilir. Süreklilik diye bir şey yoktur. Bir andan diğerine geçmek kendi elimizde değildir. Peki bu halde ne yapmalı insan? Hangi bağla bağlanmalı? Nereye bağlanmalı? Nerde ve kimde vefa aramalı? Sorular uzar gider ve cevaplar gelir arkasından.


Herşeyi kudret elinde tutan Kayyum’dan, herşeye hayat veren Muhyi’den medet ummalı. Yalnız O’ndan, Tek Vefalı’dan, biz kendimizi unuttuğumuzda bile bizi unutmayan Vâfi’den vefa beklemeli, O’ndan beka ummalıyız.


Her bağbozumunda, hakiki bağlarımıza dönmeliyiz.

SEMİNE DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Ruhlarınızı çağırın aranıza

22/10/2009, 12:40

Bir zamanlar, Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri hayvanlara yüklemişler, yerlileri de hamal ve rehber olarak yanlarına alıp uzun bir yolculuğa çıkmışlar.

Kafile zor şartlar altında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, vadileri ve çağlayanları aşıp yolculuğa hızla devam ediyormuş. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Hedeflerine bir an önce varmak isteyen arkeologlar bu duruma bir anlam verememişler. Zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatmışlar.

Ancak, yerliler derin bir suskunluk içinde beklemeyi sürdürmüşler. Yerlilere tercümanlık eden rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra durumu şu şekilde ifade etmeye çalışmış: "Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Bir nefes olsun durup, geride bıraktığımız ruhumuzu çağıralım mı bugün? Bedenlerimizin alabildiğine yakınlığına inat, içimizde sürekli inşa ettiğimiz o sinsi uzaklığı fark etmeye çabalayalım mı? Kim bilir, belki de o hırslı arkeologlar gibi ileride bir yerde bizi beklediğini sandığımız, o kayıp mutluluğun hayalî taşlarını üst üste koyarken, mutluluğumuzun köşe taşlarını yıkıp geçiyoruz, duygularımızı öldürüyoruz; kalplerimizi yolda bir yerde yitiriveriyoruz.

Haydi, bugün duralım ve susalım. Gözlerimize söz verelim. Bakışımız nutuklar çeksin. Suskunluğumuza gelsin konuşma sırası. Aşkların telaşlarda eriyip gittiğini gözlerimiz söylesin bize. Telaşların sevgileri hep sonralara itelediğini sükûnetimiz fısıldasın kalplerimize.

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz. Koşturuyoruz. Konuşuyoruz. Sözlerimiz çok; sessizliğimiz az. Koşuşturmamız çok; sükûnetimiz yok. Kalbimiz bir yerde sessizlik ve sükûnet ararken, biz habire koşuşturuyoruz, konuşuyoruz. Oysa sessizlik de güzel bir şeydir; ona kulak verirseniz anlarsınız bu güzelliği... Birden çıkıp da sözünüzü kesmez o; sizin sözünüzü bitirmenizi bekler. Sükûnet de özlenesi bir şeydir oysa; o hiçbir zaman davetsiz gelip çalmaz kapınızı. Sizi bekler kapısına; gözleri yerde yolunuzu gözler sonsuza kadar.

Bir yolcu gibi düşünün kendinizi. Kan ter içinde yürüyorsunuz.. Nefes nefese kalmışsınız, göğsünüz daralmış, dudaklarınız kurumuş... İçinizden bir ses "Hele şu tepeyi aşayım da, yeşil vadiler, huzur dolu ovalar beni bekliyor" diyor. Yokuşun tam ortasında, dizlerinizin dermanının kesildiği yerde, bir su şırıltısı duyuyorsunuz. Bakıyorsunuz; güzel bir çeşme; serin mi serin sular şakırdıyor. Durup dudağınızı uzatıyorsunuz çeşmenin duru sularına.. İçinizde bir serinlik, kalbinizde bir esenlik... Sanki yol bitmiş gibi, sanki eve varmışsınız gibi... Bağdaş kurup oturuyorsunuz. Geride bıraktığınız yola bakıyorsunuz... Meğer ne çok yol almışsınız, ne çok yürümüşsünüz. İlk defa fark ediyorsunuz yolun kenarında dizili çiçekleri, ilk defa kokluyorsunuz yeni açmış hanımellerini, iğdeleri... Ve ilk defa fark ediyorsunuz ki, yolun sonunu beklemeniz gerekmiyor mutlu olmak için.. Yolun kendisi mutluluk, yolda olmak huzur...

Yolun sonu değildir evlilik; yolun kendisidir. Tepenin ardı değildir evlilik; yokuşta susamaktır. Telaşlar içinde, neredeyse birbirimizi görmeden tüketiveririz yılları. Hep bir yokuşu aşma telaşındayızdır, hep bir şeylere geç kalmışızdır. Fark etmezsiniz bile severek evlendiğiniz, birlikte yuva kurduğunuz eşinizin varlığının sizin için "ha var–ha yok" bir alışkanlığa dönüştüğünü. Kaybedersiniz birbirinizi; varlığınız birbirinizin gözünde küçülüverir. Önce elleriniz çözülür, sonra yüzleriniz gölgelenir. Sanki gün bitmiş de, gölgeleriniz uzarken, gerçek varlıklarınız tükenmiş gibi..

İsterseniz şimdi şu yokuşta bir mola verin. Yanı başınızdaki billur pınarı fark edin. Burnunuzun dibinde açan terütaze hanımellerini koklayın. Yarın değil, bugün! Bugün, bir ara durup düşünün; neredesiniz.

Haydi, şimdi ara verin telaşlara.. Birbirinizin yüzüne dönüp varlığınızı yeniden keşfedin. Aranıza hiç kelimesiz, hiç sözsüz kocaman bir sessizlik koyarak, kalplerinizin birbirlerine fısıldamasına izin verin. Aranıza hiç telaşsız, hiç gerekçesiz, hiç sebepsiz, hiç teklifsiz bir sessizlik koyun, eşinizin varlığının sizin için ne anlama geldiğini bir kez daha okuyun onun gözlerinden..

İnsan en çok varlığa kör olur. Güneşin parıltısının göz kamaştırması gibi, en büyük mutluluklar da fark ettirmez kendini. İnsan en çok yanındakileri unutur. Gözün kendini görememesi gibi, en çok yakınımız olanlar, hele de bütün yakınlıkların sebebi olanlar kolayca uzaklaşıverir gönlümüzden.

Şimdi birbirinizin gözlerinin içine bakın. Birbirinizi birbirinizin gözlerinin içinde bir kez daha görün. Atın omzunuzdan ötekilerin yüklerini. Başkalarına ait hayatların hamallığını yapmaktan özgürleştirin bedenlerinizi. Ruhlarınızı çağırın aranıza. Kayıp şehre ulaştığınızda, bulduğunuz yine siz olacaksınız nasılsa...

SENAİ DEMİRCİ

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

ENE’L AŞK

22/10/2009, 12:35

“Suyu bildin mi Çelebim?”
“Lütfedip bildirirsen Lalam”

“Su, hayatın aynıdır. Hayat sudan ibarettir. Can olan ne varsa nebatatta, hayvanatta ve adem oğlunda, suyu çekip aldığında ondan hayatı da alırsın…”
“Doğrudur Lalam”

“Su temizler, tâhirdir. Susuz kalan nesne kirlenir. İnsan kendini de nefsini de su ile temizlemelidir”
“Hakikattir, Lalam”

“Ve dahi su muallaktır, kalb gibi. Durduğu gibi durmaz, değişir. Gâhi buhar olur göğe uçar, gâhi buz olur yerinde kâvi kalır.”
“Ben su gibi miyim Lalam?”
“Senin özün topraktır ve dahi tabiatın 'ebu tûrab' olsa gerektir.”

Çelebi bir nice zamandır zihnini meşgul eden düşüncelerde yüzüp giderken beş vaktin beşinde de bulunması gereken yerde birkaç defa yokluğunu hissettirmişti. Ders esnasında da zihni bir yerde takılıp kalıyordu. Geçip giden o hadiselerden sonra sükûnete ermişken Çelebi’nin bu hali Lalasını endişelendirmişti.

“Toprağı bildin mi Çelebim ?”
“Lütfederseniz öğrenirim Lalam.”

“Toprak, suyun vatanıdır, hayatın var olduğu, varlığın kendini bulduğu yer. Toprak cesettir, su ona can verir. Ademoğlu topraktandır”
“Lalam öyle buyurursun da lakin ben etten kemikten bir beden görürüm. Toprak nerdedir.”
“Çelebim günlerdir bunu mu düşünür?”
“Çok şey düşünürüm amma bu sualime cevap değildir ?”
“Sualine cevap da vardır. Bilmez misin, ol Hüdai ‘Nebi idin dahi Adem dururken mâ ü tin içre’ der. İnsanı yoktan var eden onu balçıktan halk etmiştir. Balçık, su ve topraktandır. Dersin ki Çelebim etten ve kemiktenim, lakin söyle bakalım bu dediklerinin özü nedir, kökü nerdendir ve dahi sonunda yine neye dönerler?”
“Lalam lütfedip izah ederse…”

“O bedeni et ve kemik haline getiren su ve topraktır. Toprakta yetişen, su ile büyüyen nebatat ve dahi topraktan bitenlerle kanlanıp canlanan hayvanat değil midir yediğin içtiğin? Etini et yapan topraktan gelen değil midir? Can çıkıp gittiği vakit o beden yine toprak olmayacak mıdır? Ve sen bilmez misin, her şey aslına döner. Ol can dediğin de ruhtur. Ruh, toprak ve sudan evveldir. ”

Çelebi sustu, yersiz bir gerginlige neden olmuştu. Gerçi hocası alışıktı böyle çıkışlarına ama kendini elevermek istemiyor gibi geri çekildi. Yine göğsünü daraldığını hissetti, midesinde de yanma vardı, yüzü ekşidi. İzin isteyip odadan ayrıldı.
Sarayburnu’nda gitmeyi adet edindiği çınar ağacının altında durdu. Ne zaman gelse buraya sanki kendisiyle birlikte zamanda dururdu. Hayata ara verir, düşünür, hesap yapar, ağlar, söylenir, güler, bazan küfreder ve sonra bu mola bittiğinde hayata kaldığı yerden devam ederdi.
Geride bıraktığı günleri ayları yaşanmışlıkları düşündü burda, kimi yerde güldü kimi yerde ağladı. “Ben ne yapmışım” dedi, “Bunu nasıl söylemişim” dedi. Çocukluğundan beri sesiz, sakin, kendi halinde biri olarak bilinirdi. Ama son üç ay yapmadığı kalmamıştı. Bereket ki saltanat ailesine mensuptu. Der-saadet yaptıklarına tahammül etmiş, edemediği yerde çok sevdiği Lala’sını devreye sokmuştu. Çok şükür artık her şey sütlimandı. Gerçi annesi onun için aklı gidip geliyor, demişti ya; buna çok güldüğünü hatırladı. Sonra yüzü asıldı, başka bir şeyi daha hatırlamıştı. O acem kızını köşkün hizmetinden çıkarıp tekrar saraya gönderen Lala’sına “Emrini geri al yoksa kelleni alırım” diye haber yollamış, o da “kellemiz size fedadır, lakin bir kaşı karaya feda değildir” cevabını vermişti. Sırçalı köşke geldiğinde mutfak işlerine bakan bu Acem kızı okuma yazma bildiğinden Lala’nın hizmetine bakmış, mektup ve yazışmalarla ilgilenmişti. Lala’nın yanında ayrı bir kıymeti vardı. Fakat bu kız Çelebi’nin gönlüne düşünce ve Çelebi kızdan bir karşılık görmeyince her şey değişti. İçinden çıkamadığı bir labirentte dolaşıp durdu, dolaştıkça hırçınlaştı. Acem kızının saraya tekrar gönderilmesiyle bu fırtına sakinleşmişti biraz. Bir gün Lalası “Mecazlarla uğraşma, aşkın hakikati varken” dediğinde “Anlat Lalam” dedi…

* * *
“Ateşi bildin mi Çelebim”
“En çok onu bildim Lalam”
“Getirenden mi bildin, gönderenden mi?”
“Kendimden bildim Lalam?”

“Nice haldir bu, söyle bakalım”
“Şöyle ki Lalam, ateş zahirde ışıktır, alevdir, hârdır. Aydınlık gibi gelir evvelinde, gözünü gönlünü alır ve dahi sonunda da aklını başından. Birdenbire sarar dört yanını…”
“Acem sarmaşığı gibi mi Çelebim?”
“Acem sarmaşığı gibi Lalam. Öyle bir ateşdir ki ahirinde pervaneler gibi düşersin avucuna… Amma Lalam bildim ki hepsi bendendir… Baktığım zaman, görmeyi murat ettiğim şeyi gördüm; duymayı murat ettiğim şeyi duydum. Alevler sardıkça her yanımı, daha da sarsın istedim. Anladım ki Lalam, ateş bendedir benim gözümde, gönlümde, idrâkimde. Başı da sonu da bende.”

“Sendendir de oğul, yine de gönderenden bi-haber, getirenden de gafil olma. Ol ateş-i aşk ki bazen hezimettir bazen ganimet; kimine ferasettir kimine dalalet. Sen onu kendinden ve dahi getirenden bilirsin. Kamil insan getirenden bilmez gönderenden bilir. Getirene meyl etmez, gönderene meyl eder. Ondandır ki muhabbeti Mevla’dan bilir, muhabbetle ancak O’na yönelir. Mevla’da fani olur, aşkta son mertebede budur Çelebim”

“Erenler nasıl fâni olmuşlar Lalam”
“Bizler toprağız Çelebim, içimizde can taşırız, su dahi bize hayat verir, toprak gibi filizler veririz. Bir yanımız hayattır, hayattan geçemeyiz. Ol demir de topraktandır ve lakin toprak gibi değildir, kâvidir, cevheri kuvvetlidir, kendini arındırıp saflaşmıştır. Ol erenler demir gibidir, insandaki cesedî yönlerden sıyrılmışlardır, nefsi arzular bedenî arzulardır, bed huylar, kem sözler, kötü davranışlar insan olmamızdandır. Bunlardan sıyrılan saflaşır, saf olan kıymetlenir. İşte ilahi aşk saf cevherde şekillenir, Ol Erhame’r rahimin, “Yere göğe sığmadım, mümün kulumun kalbine sığdım.” buyurur ve bu hal yalnızca kalb-i selim yani teslim olmuş, saflaşmış bir kalp için mümkündür. İşte bu hal ile fani olunduğunda erenler kendi benliklerinden geçerler. Hallac-ı Mansur’un “ene’l hak” dediği bu hal üzredir. Ve dahi aslında “ene’l aşk” dense yeridir.

“Lalam ben aşk dedim helak oldum, ol erenlerden Mansur böyle bir kelam eder de nasıl helak olmaz?”
“Sabır, Çelebim sabır… Onun da cevabı var.“

Çelebi Lalasının bir sualden kaçtığını daha önce hiç görmemişti, şaşırdı ama anladı ki bu işin ardı var. Beraber pazar yerini dolaşmaya çıktılar, sonra Lala bir demirci dükkanının önünde durdu. Çelebi’yi yanına alıp dükkandan içeri girdi. Demirci hürmetle selamladı içeri girenleri ve yer gösterip işine devam etti. Lala, merakı yüzünden okunan Çelebi’ye, ustanın elindeki demiri gösterdi.
“Bu demir midir Çelebim?”
“Öyledir Lalam”
“Peki bu ateş midir?”
“Öyledir Lalam”
Sonra usta demiri kor ateşin içine soktu, ateşi harladı. Beklediler… Çelebi “Lalam” diye söze girecek oldu, Lalası “Sabır Çelebim, sabır” deyip susturdu. Sabırla demir ateşin içinde kızardı, korlaştı. O zaman Lala ustaya işaret etti, usta da demiri ateşten çıkarıp Çelebi’ye doğru uzatı.
“Çelebim bu demirin ucundaki kor mudur ve dahi ondan çıkan da ateş midir?”
“Öyledir, Lalam”
“Peki bu demir, “ben ateşim” dese yalan mıdır?”
“Bu hal üzre doğrudur Lalam”
Lala’nın işaretiyle usta demiri suya soktu ve bir süre su içinde tutarak soğuttu. Çıkardığında demir eski halini almıştı.
“İşte Çelebim, erenler bu demir gibidir, ol Mansur da bu demir gibidir. Onlar ilahi aşk içinde sabır ile pişerler öyle bir dem olur ki cisminden sıyrılır, Sevgili de fani olurlar. Demirin ateşte fani olup “ben ateşim” demesi gibi Mansur da “ene’l hak”der. Amma o halde çıkınca demirin suya girip yeniden dirilmesi gibi, cismani ve insani hale döndüğünde ol kişi “ene’l hak” dese sözü yalandır ve dahi katli vacitir. ”

“Lalam, anladım ki demir ateşe teslim oldu bundan dolayı ateşle var oldu. Bende teslim olmuş bir kalp yoktu Lalam, ben onun için küle döndüm. Ben devayı getirenden bildim, gönderenden bilmedim. Sebeblere takılıp kaldım Lalam, müsebbib olanı yani sevilmeye en layık olanı göremedim…Halbuki kalp O’nun için değilse niye vardı…”

Adige Batur

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Aşk Elle Tutulmaz; Kalpte Tutulur

22/10/2009, 12:32

İnsan, güle benzer; gülse insana!..
*
İnsanların çoğu, diken doludur; Isparta gülü gibi... İnsanların çoğu, az katmerlidir; Isparta gülü gibi... İnsanların çoğu, pembe çiçeklidir; Isparta gülü gibi...
İnsan, güle benzer yani;
Gülün insana benzediği kadar!
*
İnsana benzeyen Isparta gülleri gülümserken bahçelerde; birer, onar, yüzer, biner toplanır yaprakları...
Binlerce yaprağı bile bir kilo gelmez çiçeklerin... Ama gereken; binlerce kilo gül yaprağıdır...
Bunun için toplanır ve toplanır ve toplanır taze çiçekler...
*
Sonunda büyük imtihan başlar: Kaynayan suyun buharı...
Tam dört ton... Yani dört bin tane bir kilo gül yaprağı, buharda damıtılır; bir kilo gülyağı için...
Dikeni bol gülün yaprağı damıtılınca, 4 binde bir oranında gül esansı kalır da geriye;
...acaba insandan kalacak olan, nedir?..
*
İşte, aşk; budur!
.....
Aşk; sen değilsin, senin kokundur!
Sen aşk değilsin, aşk; içinde var olandır... Senden arta kalandır... Damıtılacağın gün, açığa çıkacak olandır!..
*
Aşk nedir, biliyor musun?..
Aşk; uzun yolculuklara benzeyen bir bekleyiş, hücrelerde beklemeye benzeyen bir yolculuktur...
Aşk elle tutulmaz; kalpte tutulur...
*
Gülyağı... Yani şu soluk sarı renkli, gül kokulu, keskin lezzetli nesne... Biliyor musun; işte bu gül esansı, uçucudur!
Açık bırakamazsın; herkese koklatamazsın!..
.....
Gülün esansı kadar azdır insanın içindeki aşk;
Ya da insanın içindeki aşk; gül esansı kadar çoğalıcı ve kıymetlidir...
*
Sen, ne aşksın; ne aşk senin kokundur...
Sen, eğer damıtıldığında; gül kokusu çıkacaksa kalbinden, mübarek olsun!
*
İnsan güle benzer, güleee... Gülse, insana!
Aşk ise; başkadır. Görünenlerden başkadır.
Ne anlatılır, ne anlaşılır!..

Muammer Erkul

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit