Ah Teslimiyet

avatar

Hayırlı Kandiller

8/7/2010, 20:50

Related Posts with Thumbnails
Devamını Oku...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Eşler birbirinin elbisesidir

9/5/2010, 15:40

 

“Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz.”

Bakara 187

RABBİMİZ, Kur’ân’da eşleri birbirlerinin elbisesi olarak tarif eder. Bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin eşleri elbiseler diye tarif etmesi, hiç şüphesiz, sonsuz manalar içeriyor olmalı. “Elbise”nin anlamı ve çağrıştırdıkları üzerinden eşimizi anlamaya çalışabilir miyiz?:
Başkalarına elbisenizle görünürsünüz. Elbisenizin temizliği, sağlamlığı, rengi ve şıklığı dışarıya verdiğiniz mesajdır. Elbisenizin güzelliği ile kendinizi önemsediğinizi ve önemli olduğunuzu ifade edersiniz. Kirli, pejmürde, dağınık, sökük, yırtık bir elbise kendinize değer vermediğiniz anlamına gelir. Şu halde, “Elbisemden bana ne?” deme hakkınız yoktur. Kendinizi elbisenizle tanıtırsınız; o kimliğiniz olur, kişiliğinizi ortaya koyar. Elbisenizde olabilecek her türlü kusur, size mal edilir; kişiliğinizden kaybettir.

Eşiniz de sizin başkalarına göründüğünüz kimliğinizdir. Onu yıpratırsanız, bakımını ihmal ederseniz, perişan hâle getirirseniz, önce kendinize zarar vermiş olursunuz. Kişiliğini kaybeden, özgüvenini yitiren, değer verilmeyen bir eş, sizin kendinizi böyle bir eşle yaşamaya mahkûm ettiğinizin göstergesidir. Bu da sadece eşinizi değil, kendinizi de önemsemediğiniz anlamına gelir.

Elbiseniz ayıplarınızı örter. Çıplak gezmek kadar utandırıcı bir şey yoktur herhalde… Şükür ki elbise sizi hem güzelleştirir, hem de bedeninizin saklamanız gereken kısımlarını örter. Bir bakıma sırdaşınızdır elbiseniz; en gizli saklı yerinize dokunur ama başkasına göstermez. İç yüzü çıplaklığınızı görür ama dış yüzünde bunu kimseye belli etmez. Hiç ummadığınız bir zamanda sökülüveren yahut içindekini gösteren bir elbise ayıplarınızı sergiler, sizi mahcup eder.

Eşler de birbirlerinin kusurlarını örtmek için vardır. Eşlerin kusur ve ayıpları, hata ve zaafları birbirine açıktır. Eşiniz, sizin hakkınızda başka kimsenin bilmediklerini bilir, sizde başka kimsenin görmediklerini görür. Elbette, bir “elbise” yahut “örtü” olarak, bu ayıpları ayıplamak için değil, örtmek, saklamak, ortadan kaldırmak için yanınızdadır. Eşinizin hata ve kusurlarını küçültüp saklamak yerine, daha da büyütüp ortaya çıkarmaya çalışıyorsanız, siz “elbise” değilsiniz. Bu yüzden eşinizi kimseyle kıyaslamayın; çünkü başkalarını sadece elbiseleri üzerinden görürsünüz; başkalarının elbiselerinin bildiğini bilemezsiniz.

Elbiseye siz değer katarsınız. İçine bir insan girdiğinde değer kazanır elbiseler. Hiçbir elbise paketinde kalsın diye dikilmez. Onu değerli kılan, bir insan bedenine uygun olması, bir insan tarafından giyilebilir olmasıdır. Bir başka deyişle, insan elbiseyi giyindiğinde, elbise de insanı giyinir. İçinde insan olan bir elbise adeta konuşur, işitir, görür, düşünür. Kendisinde kişilik olmayan bir insanı çok güzel bir elbise kişilik sahibi etmez. Elbise üzerinden sarkar, her haliyle o insana fazla geldiğini söyler.

Çoğunlukla “iyi” ve “ideal” bir eş ararız. Bu arayış kendimizin bu “iyi” ya da “ideal” eşe, “iyi” ya da “ideal” bir eş olup olamayacağımız detayını gözden kaçırtır. İyi bir elbiseyi giyinince, adam olunmayacağı gibi, iyi bir eş bulununca da, iyi bir evlilik garantisi yoktur. Öncelikle bu “iyi” eşe, “iyi” eş olmanız gerekir. Sonra da iki “iyi” eş olarak “iyi” bir ilişkiyi sürdürmenin ve geliştirmenin yollarını aramanız gerekir. Eşler birbirlerinin elbisesidir; yani birbirlerini giyinirler. Aralarındaki uyum onların ilişkilerinin şıklığı için vazgeçilmezdir. Eşiniz de elbiseniz olduğuna göre, sadece onu giyinmekle değer kazanacağınızı düşünmeyin. Elbiseye sizin de katacağınız bir şeyler vardır. Ona göre yürümesini, ona göre durmasını, ona göre davranmasını bilmeniz gerekir.

Elbise sizi korur. Elbisenin örtme fonksiyonuna ek olarak koruma fonksiyonu da vardır. Elbise soğuktan, aşırı sıcaktan, kir ve tozdan vs. korur. Canınızı ve teninizi tehdit eden şeyler karşısında, elbisenize daha sıkı bürünmeniz gerekir. Aksini yapıp böylesi tehditlerden elbisenizi sorumlu tutmanız haksızlık ve akılsızlık olur.

Hayatımız pürüzsüz ve sorunsuz değildir; eşler arasında soğukluğa sebep olabilecek sayısız sorun çıkar. Çünkü hayatı olduğu gibi, olumsuzlukları da içinde olacak şekilde paylaşmaya söz verdiniz. Bu durumda, eşinize olan sevginizin ve bağlılığınızın sorunlar ortaya çıkınca yitirilmesi değil, artması gerekir. Sorunlara karşı birbirinizi desteklemek üzere bir aradasınız. Çıkan her sorunun çözümü olarak boşanmayı düşünmek, dahası sorunlara evliliğin yol açtığını düşünmek, üşüyorum diye elbiseyi üzerinizden atmaya benzer. En çok o zamanlarda lazımdır size elbiseniz; yani eşiniz. Birbirinize sıkıca sarılmadığınız sürece gelen ilk rüzgâr elbisenizi üzerinizden sıyırıverir; eşinizle uzaklara düşersiniz.

Senai Demirci

 

Related Posts with Thumbnails
Devamını Oku...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Said Nursî kim değildir?

7/4/2010, 01:08

1. Said Nursî "çağın yetiştirdiği adam" değildir. Çağın bütün şartları aleyhinde olduğu halde dik durmuş, diri ve diriltici olmuştur. Ne iktidardan medet ummuştur ne de çoğunluk peşinde koşmuştur. Yazdıkları cezaevi hücrelerinde sigara kâğıtlarına gizlice yazılmış,okuma yazma bilmeyen köylüler tarafından da aşkla çoğaltılmış ve okunmuştur. "Çağa rağmen yetişmiş" ve "çağı yetiştiren" adamdır.
2. Said Nursî "dindar" değildir. "Dindarlık" dine dışarıdan bakanların icat ettiği bir tanımdır. "Dinin emir ve gereklerini yerine getirmede başkalarına göre daha ileri giden"leri tanımlamak için kullanılır. Oysa "din" "Allah'a borçluluk bilinci"dir, "Alemlerin Rabbinin kendisine her an yapmakta olduğu sayısız iyiliklere şükürle karşılık verme aşkı"dır. Bu bilinç ve aşk dışarıdan gözlenemez; ölçülemez. Açığı ya da koyusu olmaz. Bu bilinçle ve bu aşkla yaşamak adam olmanın standardıdır. İyiliğe karşı nankörlük etmeyi, borcunu inkâr edecek denli duyarsız olmayı "adam"lık diye tarif edenlerin biraz daha "koyusu", az daha sofusu değildir "dini yaşayanlar"; yani dindar değildirler. Said Nursî, "ben dindar bir cumhuriyetçiyim" sözünü mahkemede savunması sırasında söyledi. Sözde cumhuriyetçilerin anlayacağı dil üzerinden konuştu, o kadar. Eserlerinde "dinimiz bunu gerektirir", "nitekim dinimiz emreder ki.." yollu bir hitap ve üslup bulunmaz.
3. Said Nursî "din adamı" değildir. "Din adamlığı" ruhbaniyetin bir şekilde uygulandığı, dini yaşamanın bir "iş" haline getirildiği toplumlarda vardır. Din adamlarının özel kıyafetleri, özel statüleri vardır ve özel bir sınıftan gelirler. Kilise ve havralarda rahip ve hahamlar özel kıyafetleriyle, İran'ın Kum şehrinde "molla"lar ancak kendilerinin giyebildiği siyah ya da beyaz sarıklar ve rüzgârda salınan pelerinleriyle bir "din adamı"dır. Diyanet İşleri Başkanlığı kıyafeti, imama özel cübbe ve sarık diye bir şey yoktu eskilerde. Peygamberimiz (asm) arkadaşları arasında bir ziyaretçinin "hanginiz Muhammed?" diye sormak zorunda kalacağı kadar "sıradan"dı. Ne özel postu vardı ne pelerini vs. Din, din adamlarının mesleğidir. Özel rütbeleri ve özel mekânları da vardır. Bir takım ayrıcalıkları ve dokunulmazlıkları olur. Ne özel kıyafetlidir Said Nursî ne özel bir sınıftan, soydan geldiğini vurgular. Hayatın ortasında acıkan, üşüyen, öfkelenen, seven, gerekirse savaşan bir "adam"dır sadece. "Din adamı" değil, "dinin adamı"dır. "Allah'a karşı borçluluk bilinci"ni iliklerine kadar hisseden bir "insan"dır sadece. "Namaz kılmak iyidir ama her gün beşer defa olduğundan bitmiyor, usanç veriyor" diyen bir adam için (yani en başta benim ve bu makaleyi okuyan herkes için) "empati" kuracak kadar kalenderdir. "Namaz farzdır, kılacaksın!" şeklindeki üstenci tutum ve tavrı hiçbir alanda göstermemiştir.
4. Said Nursî "din âlimi" değildir. "Din bilginliği" yenilerde türetilmiş seküler bir sınıflandırmadır. Dine göre yaşamayı hayatın özel bir alanına öteleyen, bazılarının özel hobisine indirgeyen bir tanımlamadır. Din yaşamak içindir.Yaşamak ise herkese düşer. Kur'ân'a muhatap olmak herkesin işidir. Vahyin iniş üssü haline getirilebilecek akıl herkeste vardır. Dinî konularda bazılara bazılarından daha çok şey bilebilir. Olsa olsa bu "din âlimliği" diye tarif edilebilir. Allah'a borçlu olarak yaşamak ise kimsenin uzmanlığına bırakılacak kadar karmaşık değildir. İyilik karşısında mahcup olmak özel bir ilgi alanı olacak kadar seçmeli bir iş değildir. Allah'a karşı borçlu olma sırrının farkına varmak, adamı "âlim" eyler, "bilgin" kılar. Said Nursî, işte bu yüzden "din âlimi" değil, "âlim"dir, "bilge"dir. Güllerin soluşuna üzülecek kadar, vahşi hayvanların sesine alışacak kadar hayatın içindedir. Kalbinin sonsuzluk sevdasını hissedip yazacak denli, ihtiyarlığın hüzünlerini ve hastaların acılarını görecek kadar özüne iner varlığın. Söyledikleri "dinî konular"la sınırlı değildir. Nefsi olan, kalbi olan, gökleri gören, ölüme üzülen, denizleri seven, güllere meftun herkese söyler sözünü. Söylediği ancak "din adamları"nın uzmanlık sahasına giren "dinî" detaylar değildir. Varlığın dilini çözer Said Nursî. Varoluşa dair konuşur.
5. Said Nursî, "şeyh" değildir. Ömrü boyunca yanındaki herkese, her öğrencisine "kardeşim" diye hitap etmiştir. Hiçbir talebesiyle "şeyh-mürid" ilişkisi içinde olmamıştır. Bu konuda "İhlas ve Uhuvvet Risalelerini meraklısı okuyabilir.
6. Said Nursî "milliyetçi" değildir. Bir insanın soyu üzerinden yüceltilmesini ya da yerilmesini her "akıl sahibi" olmak üzerine farz olan her "iman ehli" gibi esastan ve usûlden reddetmiştir. Türkiye'de Türk ırkı üzerinden üretilen ve sistematikleştirilen rejim ırkçılığına kendisi Kürt olduğu için değil mümin olduğu için karşı durmaktadır. Kürt olduğu için Türkçülüğe karşı çıkanlar, Kürt oldukları için Kürtçülük yapmayı hak görürler kendilerine... Said Nursî'nin "açılımcı görüşleri" Kürt halkı hatırına değil, Kur'ân'ın hatırınadır. Birilerinin sandığı gibi "müsbet milliyetçiliği" de önermiş değildir. Sadece bu zamanda milliyetçilik fikri üzerinden zevklenen ve nemalanan kişi ve grupların, soya yükledikleri yücelikten devşirdikleri lezzeti, Allah'a kul olma lezzetine şefkatli bir üslupla dönüştürmeyi hedefleyen bir dil kullanmıştır. Yani "müsbet milliyetçilik" Said Nursî'ye "terk edilen milliyetçilik"tir. En olumlu ırkçılık, öldürülen ırkçılıktır.
7. Said Nursî, Said Nursî'ci değildir. Hatıraları ve menkıbeleriyle özlenecek, kerametleri ve kahramanlıkları ile anılacak bir tarihsel figüre indirgenemez. Said Nursî'nin hatıraları, en meraklısını bile tatmin edecek ayrıntılarıyla Risâle-i Nur'dadır. Bizzat kendisi tarafından yazılmıştır. Yakın tarihte yaşamış hiç kimsenin hayatı hem de kendi kaleminden içinin sesini yansıtacak berraklıkta, hüzünlerinin ve sevinçlerinin her kıpırtısını satırlara akıtacak şeffaflıkta yazılmış değildir. Dolayısıyla, Said Nursî bir arkeolojik kazı konusu yapılmayacak kadar orta yerde ve diridir. Son Şahitler gibi tarihsel çalışmalar da, ancak Said Nursî'nin kişiliğinin yansıdığı aynalar gözüyle okunabilir, okunmalı. Kerameti ve kahramanlığı üzerinden Said Nursî'cilik yapılmasına da ihtiyaç duymaz Said Nursî; hayatı hece hece herkesin elinin altındadır. Söylediklerinin ve söyleyeceklerinin hepsi hemen şimdi ve burada anlaşılır olarak okunabilir niteliktedir. Risale-i Nur'u okuyan herkes şimdi ve burada Said Nursî ile konuşabilir. Dolayısıyla, Risâle-i Nur ortada dururken, hiç kimse Said Nursî varisliğine, halifeliğine soyunamaz. Buna hiç gerek yoktur, hele de bunu Risale-i Nur'a rağmen, hele bir de Said Nursî'yi aşarak ya da yedeğine alarak yapmak kimseye düşmez.
8. Said Nursî, devletten itibar ve mezar bekleyen biri değildir. Resmî iade-i itibarlara ihtiyacı yoktur. Mezarının yokluğu da kendi duası ve temennisidir. Hayatında istemediği türbeleşmeyi ölümünden sonra hiç istemez. Said Nursî'yi ziyaret etmek isteyen mezar taşına değil kitaplarının sayfalarına baksa yeter de artar bile. Zaten sağlığında da, kendisini kendisi için ziyarete gelenlere, kendi canlı bedenini her yıl biri ölmüş Said'lerin başında bekleyen bir mezar taşı olarak tarif eden Said Nursî, "mezar taşı"nı değil, "satır başı"nı göstermiştir. Gidin, Risâle okuyun kardeşim demiştir. Ve hâlâ demektedir.
9. Said Nursî, Risale-i Nur takıntısı olan biri değildir. Kendi yazdığı kitaplar Kur'ân'ı anlamak ve yaşamak içindir. Risale-i Nur'un hatırı Kitab'ı okutmaya kadardır. Eğer Risale-i Nur da, kendisinin de şikayetçi olduğu kimi "tefsirler" "ahkâm kitapları" Kur'ân'a pencere değil perde oluyorsa okunmamalıdır. Risâle-i Nur'u okuyanların ilk anladığı ise Kur'ân'dır-kendileri bunun farkında olmasa bile...
10. Said Nursî İslamcı değildir. İslamcılık Oryantalistlerin ürettiği bir terimdir. Her şartta, her zaman, her yerde "Müslümanlardan yana olmak" demektir. Kimi Batılılar kendi şablonları ancak bu kadarını taşıdığı için, Müslümanları İslam etiketi üzerinden taraftarlık yapacak, İslam'ın ırkçılığını üretecek içeriksizler olarak görmek istemiştir, görmüştür. İnsanın içine doğru derin ve zorlu bir yolculuk olan iman etme serüvenini sadece dışa vuran, sadece kalıpta kalan kuru bir tarafgirliğe hapsetmek istemişlerdir. Oysa İslam olmak insan olmaktan geçer. İnsan olmayı atlayarak Müslüman olursak, sadece "Müslümanlardan yana" olan bir politik kitleye dönüşürüz. Müslüman zulmün karşısındadır; zulmü yapan Müslüman da olsa. Müslüman mazlumdan yanadır, zulmedilen kâfir de olsa. Yani, mümin yaşama kodlarını dışarıdaki siyasal kalıplardan değil, vicdanının Rabbiyle sıcacık temasından alır. İşte bu yüzden Said Nursî'nin iman etmenin inceliğini yeni baştan inşa ettiği, yenilediği Risale-i Nur'da "biz Müslümanlar" söylemi yoktur. Risale-i Nur söylemi, "bil ey nefsim!"dir. Yani, nefsi olan herkes Risale-i Nur'un rahlesine oturur. Ne cemaat şartı vardır, ne kıyafet şartı ne de siyasal taraftarlık şartı...
11. Said Nursî benim anladığım/anlattığım kadar değildir. Ben kim olduğumu bilinceye kadar onun kim olmadığının hakkını vermem mümkün değil... (Demek ki bu yazı henüz bitmedi ya da hiç başlamadı...)

Not: Said Nursî'ye dair yazdıklarımı yazı bitince fark edecektim ki onun misafir olduğu bir şehirde yazıyorum. Berlin'den selamlar...)

Senai Demirci

Related Posts with Thumbnails
Devamını Oku...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Evlenmek; “Biz” Olup “Ben”den Geçmek

6/4/2010, 00:53

Image and video hosting by TinyPic

Kaderi bu, altın olsa, kimseler sahip çıkmıyor.
Gerilerde boynu bükük, gözleri yaşlı kalıyor.
Bâri dedim, ben de gidip, kusur ile dostluk edem.
Herkes fellik fellik kaçar, sarılıp teselli edem.
Kusur garip, Nur acâyip, geçinir gideriz allem.
Kusur benim, bende kusur, ne derse desin elâlem.

  



Pek keskin bir çığlık ile, annesinden doğduğunda, kim bilirdi ki, yıllar geçip, çığlıklar başkalaşacak? Oysa ölene dek her seferinde, yeni bir hayata geçiş için, vardır, lâzımdır ve olacaktır çığlıklar!

Çevre yoluna girmişliğimin ilk adımıydı doğuşum. Dünyadan haberim yoktu. Birinin arabasına binmiş ilerliyordum. Arka koltuktaydım. Şoför ustaydı, yol arkadaşları büyük. Ekmek elden, su gölden, yaşıyordum. Ne para kazanma kaygım, ne yemek telaşım, ne gelecek endişem… Hiç biri yoktu. Gidiyordum.

Başım ağrıyor, diyen anneme:
“-Anne, baş nasıl ağrır?” diye sorduğum zamanlardı bunlar. Hiç çekmemiştim ki, bilmezdim. Manzarayı seyrederdim kimi zaman şaşkın, kimi zaman neşeli bakışlarla. Kenarda nice ağaç, nice insan; yollarda nice başka araba olurdu, izlerdim.

Çevre yolunda, ihtiyaç ve çay molalarının tadını çıkara çıkara yol aldığım o demlerin birinde, bir sapağa yaklaştım. Sapak nedir, diye soracak olanlar için açıklayayım: Ana yol üzerindeki yol ayrımı. Bu, şu anlama gelir: Her yanı asfalt, yağ gibi kayıp gittiğin o güzelim çevreyolundan çıkacak ve yolculuğuna başka bir yolda devam edeceksin. Peki, sapağa dalıp girdiğin yolda neler bekler?

Annemin tâbiriyle, “kazanmak ya da kaybetmek” bekler seni. Babamın tâbiriyle, “saçını ağartmak”… Ümran teyzenin tâbiriyle, “meleklikten uzaklaşmak”. Bir başkasının deyişiyle, “Anya ile Konya’yı anlamak”…
Kimilerine göre “imparatorluk” vardır ucunda. Kimilerine göre, “Aman canım, çevreyolunda gitmek sultanlıktır, sapağa girmeye ne gerek var”dır.

Doğrusu, çevre yolu gişeleri, kabre çıkar. Zira adı hayattır. İşte o hayat içinde girilen belki en önemli sapağın adı ise, evlilik. Kimileri için günlük güneşlik, bağlık bahçelik; kimileri için çölümsü bir kurak ya da boğarcasına sulak… Önceki kadar rahat olmadığı için, araba zıplamaya, teklemeye, bazen de zorlanmaya başlar. Taşlar, dar geçitler, can sıkıcı manzaralar, eğlenceli ve oyalayıcı yeni tecrübeler, akıl edebileceğiniz edemeyeceğiniz nice sürprizli işler ve iç geçirişler, o sapağın ilerisinde yaşanması muhtemel durumlardır. Bence, “Evlilik sapağına girmek değil, o sapakta kalmak mühimdir.”

Annem:
“-Evlilik, kumar gibi bir şeydir.” derdi. “Kazanacak mısın, kaybedecek misin, bilinmez!

Bazen, babama kızar, anneme acırdım genç kızken. Sonra ardından, anneme kızar, babama acırdım kimi zaman.
“-Ahh!” derdim, “Bu adam, bu kadını nasıl çekiyor?”

Sonra:
“-Vahh!” derdim, “Bu kadın, bu adama nasıl dayanıyor?”

Bir gün anneme sormuştum, evlilik nasıl bir şey diye, şöyle cevaplamıştı:
“-Kızım, evlilik şudur: Gün olur, o kadar kızarsın ki, bir kaşık suda boğup atasın gelir. Gün de olur, öyle coşarsın ki, sevginden yiyesin gelir. İşte, bir öyle, bir böyledir!

“-E ya şimdi bunun bir ortası yok mu?”

Annem:
“-Yok!” derdi, “Belki, îtidâli tutturmuş olanlar da vardır.”



* * *

“Ben” iddiasının bitmesi, “biz” sadâsının duyulmaya başlaması gereken yerdir orası. “Tek başına” olmaktan kurtulup, “can yoldaşına” kavuşma yeridir. Ben o sapağa girmiştim, baktım ki “biz” olamadık, baktım ki hâlâ “yalnızım” geri çıktım. Evet, kırk türlü tarif, en ateşlisinden kırk tane de münâzara yapılabilir evliliğe dair. İyi de, deyin ki bana, şimdi ben bu konuda ne yazayım? Allâh’ın en sevmediği helâlmiş boşanmak, öyle duydum. İnceldiği yerde de durmaz, koparmış ipler, bu da vâkıa… “Bir yastıkta kocamak” diye bir şey de varmış, vi onu da yaşamadım, bilmem, diyenlerin yalancısıyım.

Anlayacağınız, evlilikle ilgili konuşmaya ehil değilim. Madem ki bu hususta ehliyetim yok, ben de sözü, Nurhayat Nine’ye bırakayım. Onu hatırladınız değil mi? Hani geçenlerde, gençlerle yaptığı bir sohbetten bölümler aktarmıştık.

Gelin, şimdi de evlilikle ilgili sohbetinden alıntılar yapalım:
“-Evlenen bir insan, önce “ben” demeyi bırakacak, “biz” demeye dilini alıştıracak. Madem ki hayatını bir başka insanla birleştirmeye karar vermiştir, o hâlde bunun getireceği her türlü yükü ve sorumluluğu, sızlanarak değil, seve seve omuzlarına alacak.

ALLAH aşkına analar! Alışveriş yaptığınız zamanlarda, oğullarınıza poşet taşıtın. Onlara her şeyi hazır vermeyin. Onları, bir kadının ve birkaç çocuğun sorumluluğuna hazırlamak adına, biraz eğitin. Yarın gelinlerinizin “âh” etmesini istemiyorsanız, lütfen, “erkek” gibi oğul yetiştirin. “Nane molla”, “çıt kırıldım” tiplerden, adam olmaz ki “koca” olsun!

Ayrıca analar, lütfen kızlarınızı da, “Oku, mesleğini eline al da, elin oğluna bakma kızım!” mantığıyla büyütmeyin. Kızlarınızı, “Dilediğin zaman gel yavrum, âilen arkanda!” sözleriyle, ayrılığa alıştırmayın. Söküğünü dikmekten, çorbasını pişirmekten âciz kızlar yetiştirmeyin. Gerçi, nerede beceriksiz, çorbasını ağzına götürmekten âciz kız var, onlar daha kıymetli olur ya, o da işin ayrı bir sırrı… Siz o tarafa takılmayın.

Evlilik, bir ömrü, bir arada geçirmeye ve bir yastıkta kocamaya söz vermektir. Gerçi, muhabbetleri kendilerinden önce ihtiyarlayan nice çiftin, yaşlanmadan ayrıldıklarına şahit olmuşluğunuz çoktur. Demek ki, muhabbeti kocatacak hatalar yapmamak gerek… Nedir bu hatalar? En önemlisi “ben” demekte ısrar etmek. Sonra, özür dilemede beceriksizlik sergilemek…

Güzel ahlâklı eşler, gönül aydınlığı olurlar. Ahlâk deyince de aklınıza hemen, nâmus gelmesin. Vallâhi kibirli kimse, hatasından pişman olmayı ve af dilemeyi bilen zayıf kimseden daha beterdir. O hâlde, tevazûya dikkat edin. Kimileri, Allâh’ın velî kullarını bile beğenmeyecek kadar burnu havada gezerler. Deyin hele, evliyâyı beğenmeyen, hanımını ya da beyini takdir edebilir mi?
“-Eline sağlık, hakkını helâl et, kusur ettim affet, bir tebessüm lutfet!” diyemeyen kişi, nasıl evlilik yürütebilir? Evlâdım, aman ha, çocuklarınıza mütevâzî olmayı öğütleyin.

Geçenlerde bir dergide rastladım. Dul ya da bekâr hanımlar:
“-Çalışmazsak geçimimizi sağlayamıyor, ayakta duramıyoruz!” diyorlarmış.

Evli hanımlar ise:
“-Biz de sâkinleştirici almazsak ayakta duramıyoruz.” diye yakınıyorlarmış.
Ne yazık! Hâlbuki evlilik, yükün artması değil, ikiye bölünüp hafiflemesi demek olmalı. Maddî-mânevî güç birleşmesi olmalı. Ne oldu ki bu gençler şimdi, sâkinleştirici ilaç almadan, ayakta duramayacak kadar hâlsiz düşüyorlar? Neye sıkılıyor, neye sinirleniyorlar? Söyleyeyim: Söz, nişan ve düğün olana kadar centilmenlik, cömertlik, iyilik, hürmet, saygı pozları takınılıyor. Oysa iş sağlama alındığında, yani evlilik gerçekleştiğinde, nezâket ve letâfet, rafa kalkıyor. Tepe tepe kullanmak diyorlar buna ki, insanın, paspası tepmeye bile hakkı yoktur, hanımını ya da beyini o mantıkla kullanmaya kalkışması ne demek?!.”

Oradan biri şöyle dedi:
“-Nurhayat Nineciğim, mâdem ki evlilik böyle çetin bir iş, en iyisi hiç evlenmeyelim biz. Rahatımızı bozmayalım.”

Nurhayat Nine cevap verdi:
“-Hayır evlâdım. Böyle düşünmek doğru olmaz. Fakat şu şekilde toparlayabiliriz: Unutmamak gerekir ki, evlenmek sünnettir ve bu da demek oluyor ki iyi bir şeydir. Buna karşın, evlenmek farz da, vâcip de değildir; bu da demek oluyor ki, olmazsa da olabilir.

Bundan seneler önce, bir arkadaşımız şöyle yakınmıştı: Müslüman biriyle evleneyim istiyorum. Tâliplerim çıkıyor, görüşmeye gidiyorum, bana sorduğu ilk soru:

“-Çalışıyor musun?” oluyor.

“-Neden?” diye sorduğumda da:

“-Ev alacağız, araba alacağız, siz çalışmazsanız, neyle alacağız?!” diye cevaplıyorlar, demişti.

Kocaman bir hayal kırıklığı içindeydi ve “Nerede hakiki Müslümanlar?” diye soruyordu.

Elbet, nice güzel huylu, dindar genç delikanlının da:
“-Nerede milyarlarca lira tutarında eşya, altın istemeyecek, Fatıma huylu genç kızlar?” diye inlediğini duyar gibi oluyorum.

Âh ne bileyim evlâdım. ALLAH Teâlâ, “İyileri iyilerle, kötüleri kötülerle karşılaştırırız.” buyuruyor. Lâkin imtihan dünyası olması hasebiyle, işte, iyileri kötülere, kötüleri iyilere yazdığı da vâki. Belki de en güzeli, “kötü” kelimesini lügatimizden çıkarıp, “imtihan” kelimesiyle değiştirmek olacaktır. Zira evlilik, en zorlu bir “nefs tezkiyesi dersi”dir.”

Takdir etmeyi, hediye vermeyi, sevmeyi, saygı duymayı, hürmet etmeyi, emin olmayı, haber vermeyi, paylaşmayı, helâlleşmeyi, insan yerine koymayı, belki de en önemlisi, hatasından ötürü özür dilemeyi ve gönül almayı bilen kişi, evli kalabilir.

“Yuvayı dişi kuş yapar.” derler ya, onun da gücünün, sabrının bittiği nokta olur. Demek ki, “erkek kuş”un, “dişi kuş”a her şekilde destek, yardımcı ve arkadaş olabilmesi gerekir. “Evin direği erkektir.” derler bir de… Ama erkeğin de, betonu var, ahşabı var, çeliği var. Durduğu yerde sallanan direkten, eve ne fayda ALLAH aşkına… Erkek, çelik gibi kavî, ahşap gibi sıcak olacak ki, dişi kuş da kendini güvende hissede…

Hazret-i Âişe’yi bilirsiniz. Sevgili Peygamberimiz’in hanımlarındandır. Bir gün, vefatından seneler sonra, büyük bir kıskançlıkla Hazret-i Hatice ile ilgili olarak, “Onun nesini sevdin sanki!” gibisinden laflar ediverince, bakın O güzeller güzeli zevc, ne buyuruyor:

“-Yâ Âişe, bir daha sakın Hatice hakkında böyle sözler söyleme! İyi bil ki, o benim kalbimin rızkıdır…”

Âh evlâdım, ben bu cevabı duyduğum zaman, gönlüm, Hazret-i Peygamber’in ahlâkında bir eşi nasıl da özlemişti. İşte O’nun bu sözünü duyunca, içinde evlilikle ilgili sıcacık hisler uyanmayacak kaç kadın tanırsınız? Hangi kadın, böylesi bir vefâ karşısında yok olmaz. Demek ki evin direğini sağlam yapan, aslen, yine kendi içinde taşıyacağı vefâ ve minnettarlıktır. Kimse kimseyi zorla adam edemez. Kimse kimseye zorla vefâ duygusu katamaz.

Sadece teknik birtakım münâsebetlerden ibaret kalmış bir evliliğin yürümesini beklemek hayal olur. Ne yazık! Kimi erkekler, hanımlarına sadece, onlar kendilerine para verdiğinde tebessüm ediyorlarmış. Seviye, meğer, ne kadar aşağılara çekilmiş.

Suç altın olsa, kimse uzanıp elini sürmez! Gönlünde eşine karşı soğukluk duyan kişi, bundan sadece karşı tarafı suçlarsa, elbette ahmaklık etmiş olur.
Kimileri evlendikleri kişiyi yerden yere vururlar. Dost meclislerinde, âile ve akraba çevresinde, sürekli dedikodusunu yaparlar. Bir insanın, hakkında kötü kötü konuştuğu kişiyle, aynı evi paylaşması ne kadar da duygusuzca bir tavır!

De ki, madem o kadar kötü biriydi, ne demeye evlendin? Ha, baştan öyle değildi de, sonradan bozuldu, dayanamayacağın bir hâl aldıysa, “ALLAH ayrılmayı da sevmemiş; ama helâl kılmış! ” Böyle dedikodu edeceğine, boşan a benim evlâdım.

Kimileri ise evlendikleri kişileri methede ede bitiremezler.

“-Şu huyunu çok seviyorum, bu huyuna bayılıyorum, şöyle temiz, böyle kibar, aman da ne güzel, orası bilmem nasıl, burası bilmem ne şekil…”

ALLAH muhafaza, bir de mahrem yönlerini methedenler var ki, ahmaklıktan koca bir cüz! Yâhu mübârek, elâleme ne senin beyinin ya da hanımının marifetlerinden. Ne demeye reklamını yapıyorsun? Neticede o da bir insan işte. İllâ ki hatası kusuru var. Ne diye göklere çıkarıyorsun? Hem, faraza ki göklere çıkarılacak biri bile olsa, lüzum var mı milletin nazarını, kıskançlığını, merakını celbetmeye? Sana nasip etmiş ALLAH, sana bağışlasın. Şükrünü edâ edeceksen, kalk gece, sessizce et. Böyle hiç soran yokken ona buna anlatmakla, hava mı atıyorsun, caka mı satıyorsun? Yanlış işler bunlar, a benim evlâdım.

Zaten, çok ilginç ya, böyle, durup durup reklam yapan tiplerin, genellikle örtmeye çalıştıkları çok büyük bir sıkıntıları olduğunu duyarsınız. Genellikle kadınlar, kocalarının büyük kusurlarını, reklam etmek sûretiyle perdelemeye çalışırlar. Hele de aldatılmışlarsa…

Anlayacağınız evlâdım. Evlilik, çocuk oyuncağı değildir. Pek mukaddes bir birlikteliktir ve ölene dek devam etmesi dilenir. O hâlde, her iki tarafın da bu şuurla başlaması, şeytanın fısıltılarına kanmadan, sabırla, güzel muâmeleyle, mezara kadar beraber gitmeye azmetmesi gerekir.

Yarı yolda bırakanlar için, söze bile hâcet yok. Öylelerine ALLAH, olgunlaşabilecekleri farklı imtihanları zaten yaşatacaktır.

Âh alanın vâhı bitmez, vesselâm…


ALINTI

 

  

Related Posts with Thumbnails
Devamını Oku...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Selamun aleykum yerine (s.a) yazmak...

21/2/2010, 21:45

Geçen gün bir dostumdan elektronik mektup aldım. Dostum mektubuna şöyle başlıyordu: “sa”. Böyle kısaltılıyordu herhalde güzelim selâmımız. Ben de cevaben yazdığım mektuba şöyle başladım: “Aleyküm selâm ben güzelim selâmımızı kısaltmamayı tercih ediyorum. Daha doğrusu hiçbir şeyi kısaltmıyorum. Sanki selâmı kısaltarak hayatı uzatabilecek miyiz?” Sonra o an düşünmeden yazdığım bu cümlenin aslında önemli bir hakikatin altını çizdiğini fark ettim. Önemli bir hakikat dediğim önemli bir soru aynı zamanda. Selâmı kısaltmak hayatı uzatır mı? Bir de bu sorunun uzantısı diyebileceğimiz sorular var. İnsan selâmdan tasarruf edilerek uzatılan bir ömrün uzatmalarını nasıl değerlendirir acaba? Veya “selâmı yaymak” tavsiye edilmişken selâmı kısaltarak kazandığımız vakitlerde neyi yayıyoruz?

Bir zamanlar meşhur bir Çin hikâyesi okumuştum. Oldukça derin bir mevzu aslında; ama ilk bakışta bir fıkra gibi değerlendirilmesi de mümkün.


Genç Çinli heyecanla yaşlı Çinliye anlatıyor:

- Duydun mu yeni bir araba icat etmişler.
-
- Kömürle çalışıyormuş.
-
- Yaylar üzerinde su gibi akıyormuş.
-
- Eskiden üç ayda aldığımız yolu artık üç günde alacağız.
- Eskiden doksan günde gittiğin yere artık üç günde mi gideceksin yani?
- Evet.
- Peki kalan seksen yedi günde ne yapacaksın?



Mühim olan doksan günlük yolu üç güne indirebilmek değil demek ki. Bunu yaparken geri kalan seksen yedi günü de kazanç hânesine yazabilmenin yolunu bulmak lâzım. Çünkü eşyanın tabiatı gereği bu âlemde boşluğa yer yoktur. Bir şeyi boşaltmayı düşünüyorsan -zaman olsun mekân olsun fark etmez- nasıl dolduracağını da düşünmelisin. Ve de vakit fevt etmeden hemen doldurmalısın.

Boşluklarımız biz doldurmasak da boş kalmaz zîrâ. Su uyur düşman uyumaz. Nefsin ve şeytanın karanlık orduları gözlerini dört açmışlar bekliyorlar. Bir rivayette Hz. Âdem Aleyhisselâm’a can verilmeden İblis gelmiş ağzından girmiş içinde dolaşıp burnundan çıkmış deniyor. Sonra da şöyle demiş: “Ben bunun içinde rahatça dolaşırım. Çok boşluğu var.”

O kadar çok ki boşluğumuz. Zaaflarımız öfkelerimiz arzularımız o kadar çok ki. Bize Allah’ı hatırlatan arkadaşlarımızla doldurmasak o boşluğu sohbet-i Cânân’la doldurmasak o boşluk kim bilir neyle dolacak.

Bediüzzaman Hazretleri muhatabına uygun selâmlarla başlıyor mektuplarına. Bir mektubunda: “Es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtühü bi adedi dekaiki eyyâmi’l-firâk” diyor. Ayrılık günlerinin dakikaları adedince Allah’ın selâmı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Selâmı yaymakken vazifemiz “selâm ülkesi olan Cennet”e ulaşmakken arzumuz orada ne boş bir söz ne de günaha sokan bir lâf işitilmeyeceği işitilen sözün hep “Selâm! Selâm!” muhtevalı olacağı bildirilmişken bir de ne olur biz de yayabildiğimiz kadar yaysak “selâm”ı selâmlaşmalarımızı uzatabildiğimiz kadar uzatsak…
Yerine daha güzel daha hayırlı bir şey ikame edemeyeceksek selâmı kısaltmanın bir mânâsı var mı ki?

Alıntıdır... 

Related Posts with Thumbnails
Devamını Oku...


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

My BlogCatalog BlogRank

Join My Community at MyBloglog!



islamiHit.com

ListeNur.de - islami siteler listesi




Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit

http://ahteslimiyet.blogcu.com//sayfa_433710f3de8645f5.html