Ah Teslimiyet

avatar

Allah Sevgisi

16/12/2009, 02:48
İmandan sevgiye intikal, Allah sevgisinin nûrunu yakar. Ne var ki, Allah sevgisi kesinlikle teorik bir tutku değildir. Aksine istekle seçilmiş bir eylemdir. Rıza ile başlar. Allah'ın takdirine büyük bir teslimiyet, her türlü tecelliye gönlünde sıcak bir hoşgörü ile sürer. Böylece benlikten adım adım uzaklaşmaya başlar.

Her sevgi, hoşgörü ve sevgiliden gelen her şey, içtenlik ister. Mecazî aşk'ta bile, sevgiliden gelen ikram da, sitem de hep sıcak bir mutluluk yaratır. Allah'a inanıp, O'nu seviyorum dedikten sonra: Kadere rıza kaçınılmaz bir sonuçtur. Allah sevgisi başladıktan sonra, dengeli bir şekilde artarak kadere rızayı en üst seviyelere getirir. Eğer, bu rıza gelişmeyip, ara sıra isyanlar hüküm sürüyorsa, sevgide kesiklik vardır; çaresi infakı artırmaktır. Namaz konusu Allah sevgisinin en vazgeçilmez unsuru olduğu için, dikkat ederseniz o konuda ikaz bile gerekmiyor. Çağımızın : «Benim kalbim temiz, Allah"ı da çok seviyorum» diyen taklitçilerine hiç aldırmayın. Zîra kalp arınınca inanç ve Allah sevgisine koşar ki : Onun kapısı Namaz'dır. Sevgide aksamalar nefsin gönle taktığı çelmelerdir. Yüce kitabımız Kur'an, infakı emrederek gönlü bu tehlikeden korumuştur.



Allah sevgisinin sırrı arttıkça nefs perdesi incelir. Îmandan ve Allah sevgisinden murat: Nefsi, onun simgesi olan benliği eriterek sevgiliyi gönlünde hissetmek ve yaşamaktır.

Bu sevginin artışı nefsi ve nefsin dünya ilgilerini sildikçe yavaş yavaş olayların ardındaki gerçek seyredilmeye başlar. İnsan, hikmetten hikmete geçerek, her yeni olayda, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudretinden başka bir bahane olmadığını fark eder.

Hak âşığı olanların, dünyaya değil de; olaylara karşı tavırları ilâhi sevginin mihengidir. Dünyayı terk yanlıştır. Çünkü dünyayı terk kulluğu terk gibi bir tezattır.

Olayların etkilerini terk etmekse Hak âşığı için zorunludur.

Allah Sevgisi'nin, Allah indinde makbul olan sırrı ise gönlün her türlü telâş ve gaileden arınıp Allah'a âyine olma noktasına gelmesidir. Mânevi eğitimle insan servetinden, tutkularının tümünden, gereğinde aziz sandığı canından bile vazgeçmesini bilecek ve tüm hayatını bu çizgide yaşayacaktır.

Allah sevgisinin gönüldeki şiddeti benliğin yok olma sürati ile paraleldir. Ve gönül arınmasını tamamlayınca âyine-yi ilâhi olur. Allah'ın Cemâli yansır. Böyle bir durumda zaten kişilikten arınmış kulun yerini tayin mümkün değildir. Ne var ki bu anda Allah'ın aşk ateşi o gönüle Muhammed (S.A.S.) sevgisi eker. Allah aşkı ile dolan gönül, kulun ekranına sevda-yı Muhammedi'yi doğurunca imanın asıl sırrı tamamlanır. Böylece Kelime-i Şahâdet'in ilk ışığı, mânâdaki îman tahakkuk eder. Gönül semâsındaki sır budur. Aşk-ı İlâhi öyle net bir gerçektir ki; gönle yansıyınca, o gönülde tüm sıfatların tecellileri o kulun dünyasına ışık tutar. Rahmetle yıkanan gönülde merhamet sonsuzlaşır; sabır, şefkat doğar. Unutmamak gerekir ki, ilâhi tecellinin en bariz bir yanı heyecan ve cesarettir. İlâhi tecelliye uğrayan kul tüm bu yeniden hayat buluş sırrı ile Kâinatın İncisi Efendimizin sevda fırtınasına yakalanır. Bu nedenle Efendimize gerçek iman, ancak gönüllerinde ilâhi tecelli olanlara has bir sırdır. Böyle bir anda gönlün karşısında:

«Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'I-eflâk» hadisi okununca:

— Vallahi haklısın,

— Billahi haklısın, diye coşar.

O kul artık bilmektedir ki : 24 saat içinde en temiz, en yakın, en güzel nefesi, Ezân-ı Muhammedî okunurken alabiliriz. Günde üç beş kez beş dakika kasvetten uzak şeytansız soluruz. Çünkü o anda Efendimizi soluruz.

Bir gönül mutlak anlamda ilâhi tecelliye uğrarsa âşık makamına intikal eder. Gönlünde, Efendimizin ışığını bulduğu kimseye nazar eder, bir tarz Şems-Mevlâna senaryosu dağar. Bu, gönüllerde bir sâmadır. Ne Şems sırrı, ne Mevlâna hikmeti kimsenin elinde değildir. Bu bir Allah vergisidir. Allah, istediği an, istediği gönülde bu semânın ateşini yakıverir.

Haluk Nurbaki

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Latif - Habis

16/12/2009, 02:47
İnsanın bütünü, beden -nefs-ruh-kalp karışımından kurulduktan sonra; devamlı bir değişkenlik gösterir. Yani insan ayrı unsurları bir araya toplayan metal alaşımı gibi durgun bir yapıya sahip değildir. Tam aksine bu dört var*lık bütünümüzü hareketli bir biçimde sarar. Biz bütün olarak bu hareketli birleşiğin vasıflarını yansıtırız. Bu gerçeği hepimiz çok iyi sezeriz. Bazı anlarımızda bedenin, bazı anlarımızda nefsin, bazı anlarımızda kalbin ve ruhun ağırlığını yaşarız.

Yapımızın bu oynaklığına rağmen, 4 yapı taşının belli yönde ağırlık kazanması da kaçınılmaz bir sonuçtur.

Nefsin ağır bastığı bütünümüz, korkunç bir hırsın, his*setin temsilcisi olur.

Ruh ve gönül ağır bastığı zaman insan kompleksi; sevgi - mertlik ağırlığını korur. Ancak, her iki şekilde de dalgalanmalar sürer gider.

Bir insanda ağır basmalar uzun sürerse karaktere damgasını basar. Değişmeler onu bu derin çizgilerden ayıramaz.

İşte nefsin bütünümüze yerleşip tüm çirkinliklerini sergilediği insan yapısına habis denir.

Aksine, bütünümüzde, gönlün ve ruhun çizgilerinin sabitleşmesiyle ortaya çıkan insan tipine latif denir.

Latif ve habis; mü'min ve kâfir ayırımından ayrı bir tanımdır. Ancak, imanla daima bir gelecek bağı taşır.

Latif mizaçlı biri imanlı görünümünde olmayabilir. Fakat sonuç daima imana yöneliktir. Habis mizaçlı biri de iman perdesinde sanılır. Halbuki bu mizaçda iman oturmaz.

Latif görünüm oldukça azdır. Zaten insanların büyük, çoğunluğu, latifle habis sınırlarında titreşir durur. Yani, bazan o yana eğilir, bazan bu yana.

İnsanın yapısındaki seyyaliyet, ona sinuzoidal bir rota çizdirir. Biz latif ve habis belirtileri iyi tanırsak, kendi rotamızı tayın ve düzeltmede imkân sahibi oluruz.

Unutmamak gerekir ki; latif ve habis, kişiliklerde sabit bir nokta ya da alan değildir. Onun da üst ve alt sınırları vardır. Yani latiflik kişiliği, az - orta ya da güçlü olur. Habislik de öyle.

Habis kişiliği şöyle tanımlarız:

a) Sapkın (dâllîn) veya nasipsiz (mağdub) çizgiye sahiptir. Ya daima yanılır, ya da gerçeği bilebile sapıtır.

b) Sevimsiz, mücrim simalı, mağrur görünümdedir.

c) Gönül penceresi örtüktür. Sevgi ve sezgiden hiç nasibi yoktur.

d) Kelâm nasibi yoktur. Gerçeği rahatça anlatamaz.

e) Nefsin özellikleri bölümünde saydığımız 9 kötü huyunu fazlaca taşır.

f) Gerçek sanattan nasipsizdir (üzülmeyi, içlenmeyi bilmediğinden)

g) Gözü gönlü yaşsızdır.

Habislik yoğunlaştıkça korkunç bir kişilik çıkar.

Vermez, verene tahammül edemez.

Sevmez, sevene tahammül edemez.

Gereği bilmez, bilene tahammül edemez.

Bundan dolayı tüm iyilere, yücelere düşmandır.

Allah'ın ve O'nun sevgilisi Efendimizin düşmanıdır.O'nun âline, ehl-i beyte düşmandır.

Habisliğin zirve noktasında Nemrûd ve 'Ebucehiller vardır.

Latif tüm güzellikleri toplayandır.

a) İnsan meziyetleri bölümünde zikrettiğimiz özelliklerden çoğunu taşır

b) Güzel ve sevimlidir.

c) Gönül etkilerinin hepsi vardır: Sevgi, sezi, sanat aşk.

d) Gönlü ve gözü yaşlıdır.

e) Güzele ve güzelliğe, iyiye meftundur.

f) Tüm varlıklar ona eğiktir. Her canlı ona koşmak hizmet etmek ister. Elmadaki renk, kuzudaki teslimiyet onadır.

g) Zekidir, fakat hilesi yoktur. İyilerin mutluluğu onu mutlu eder, kendi için eza duymaz. Her takdir ona sefadır.

Latif yüceldikçe nazlı olur. Ondaki özelliklere gelince:

1) Her şeyini insanlığın saadetine feda etmiştir.

2) Kendi tepkileri bitmiş. İlahi arzu ona sefa olmuş*tur. Allah'ın dileği gibi düşünür.

3) Tüm meziyetleri toplamıştır, her nefesi bir canlı zikirdir.

Latif dizi, güneşin etrafındaki yıldızlar gibidir, iç içe gezegenlerin yörüngelerinde devrederler.

İlk dizi âliâba: Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Hz.li, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

Bir başka dizi: Hz. Ebubekir ile birlikte 4 halife, sa*habe dizisi.

Bir dizi, Hz. Dıhye, Hz.Veysel Karani.

Bir dizi nazlı yüceler: Hz. Gavs Abdülkadir Geylani, Hz.Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli, Hz. Bahaeddin Nakşî, Hz.Ahmed Rufai, Hz. Melami ve niceleri.

İşte insanlığın, fâni kişiliklerinden gerçek sonsuzluğa intikal eden sırrı insanları habis çöllerden latif bahçelere kadar seyredersiniz. Bu, hilkatin müthiş bir sırrıdır. Sonra kendinizi, bundan sonraki bölümde yollarını anlatacağımız subanalizle inceler; nerde dolaştığınızı bilirsiniz.

İsteyen çölde kalır.

İsteyen döner sonsuz bahçelere.

Haluk Nurbaki

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

An Güzelliği

16/12/2009, 02:42
Bir güzelin bir anı vardır ki; o anda o güzel, güzelliğinin ötesinde dayanılmaz bir tablo arz eder. Ona "an güzelliği" denir.

Hani, aşkları başlatan anların güzelliği... Bu güzellik, bakanın nazarı ile, bakılanın gözlerinde doğan ortaklaşa ilâhi bir yaklaşımdır.

An güzelliğinin yaşanması ve tanımı ancak mâna sırrı içindedir. Yani bilimle, Batı deyimleri ile ne bilinir, ne yaklaşılır.

An güzelliği; Elestte, Efendimiz'in evet dediği anın Allah tarafından seyrinden doğan bir ilâhi şûledir.

Ve gönülde Efendimizin sırrı doğunca, o gönle bakan gözlerin ruh koordinatlarında, ruhun ilâhi sırrı tecellî edince görülür. Bu güzelliğe dayanmak mümkün değildir.

Aşk, firkat, özlem şeklinde başlayıverir. An güzelliği, gönül ekranında Efendimizin sırrını ruh koordinatlarından Allah'ın seyridir. Bu sırrın gözlere yansımasıdır.

Bu ânın zuhurunda, Efendimizin kokusu da ruhlara yansır. An güzelliğinin fonu çok özel bir nûr (Nûr-u Muhammedî) ile kaynaştığından; o sırrın yaşanması ânında, tüm evren kaybolur çevremizden, yalnız o kalır.

İşte, gönlün sırrından doğan bu güzellik, komplekse (tümü ile insan sırrında) öyle bir hikmet oluşturur ki; nefs kendini o anda arıtır. Bedende her hücre 0 güzelliğin etkisinde yeni bir varlığa erer. Ve de ruh çokluktan tekliğe dönüş hasretine düşer.

Gönlün insan bütünündeki yeri ve sırrı an güzelliğinde sembolleşir.

Bir insanın bu doruğa ulaşması elbette çok nadir bir nîmettir. Ancak, her insanda gönül olduğuna göre, onu küfr ile karartmış değilse; o odağa doğru kademe kademe, hiç değilse bir çok serpintiler taşır. Bir güzelliğin fark edilmesi dahi, an güzelliğinden bir kıvılcımdır.

Haluk Nurbaki

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Hz. Fâtıma Annemiz

16/12/2009, 02:40
Anlatılması en güç olan Yüce Sultan Hz. Fâtıma (r.anha)'yı hiç değilse bir zerre konuşabilme fırsatı ver YARABBİ!.

Gerçekten Hz. Fâtıma'yı anlatmak fevkalade güç bir olaydır. İslam'ın Nurdan Annelerini anlatmaya niyet ettiğimiz günden beri bunun sıkıntısı içindeyim. Çünkü bir kimseyi tanıtma, anlatmak için onun on tane özelliğinden bir tanesini anlatsanız kafidir. Aşağı yukarı onu tanıtmış olursunuz. Yüz tane özelliğinden hiç değilse on tane anlatırsanız yine o şahsı tanıtmış olursunuz. Ama bir kişi düşününüz ki, otuz trilyon özelliği var nasıl anlatabilirsiniz? Mümkün değil. Ne kadar anlattım sansanız, ancak milyarda birini anlatabilirsiniz. Milyarda birini anlattığınız 'zaman da hakikat ışığı gerçekleşmemiş olur. Çünkü, Hz. Fatıma bu zaman dilimine düştüğü zaman, yani mana aleminden beşeri zaman dilimine . düştüğü zaman bunun esrarını çözmek ne bir âlime, ne bir . veliye ne de her hangi bir kimseye nasip olmamıştır.

VAHDETLE KESRET ARASINDAKİ AHENK

Çünkü Hz. Fâtıma'da yaratılışın çok çetin bir esrarı gizlidir. Bu yüzden Hz. Fatıma'nın sıradan bir insan gibi anlayabilmemiz, anlatabilmemiz mümkün değildir. Onu anlamaya kalkmak, alem-i vahdetle, alem-i kesret arasındaki o gizli ahengi hissedebilmek sırrına sahip. olabilmekle mümkündür. Çünkü Hz. Fatıma'nın varlığı, aşk-ı İlahi olan Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'in gönül nurunun anlaşılması anlamına gelir.

O, KENDİSİNİ ANLATIR

Ama fevkalade ilginç bir kolaylığımız var. 0, rahmetin zirvesi olduğu için kendi kendisini anlatır. Göreceksiniz ben ne kadar eksik anlatırsam anlatayım, gönlünüzde Hz. Fâtıma’ya ait bir takım güzellikleri fark edeceksiniz. Hz. Fâtıma bütün mü'min ve mü'min'elere şefkat etmeye, merhamet etmeye, şefaat etmeye söz vermiş. Onun için 'kadir gecesi Fâtıma annemizce çok önemlidir.

Mahkeme-i Kübra'nın, yani kıyametteki ilahi mahkemenin, bütün insanların, ebedi saadetin peşinde koşarak cennette bir adımlık mesafe kapabilmek için yarıştıkları o müthiş imtihan gününün perdesinde bir zat vardır: "Hz. Fâtıma..." Kesinlikle herkesin evrakı Hz. Fâtıma'nın önüne gidecek.

GÖNÜLDEKİ ZEVK

Çünkü, Hz. Fâtıma annemiz Efendimizin (s.a.v.) zahiri görüntüde maddi gücünün çok zayıf olduğu, mali imkanlarının çok düşük olduğu bir zamanda evlendi. Ve .evlenirken gerçekten tasavvuru mümkün olmayan bir tevazuyla Hane-i Saadetten hiç bir dünyevi eşya beklemedi. Hz. Fâtıma,maddeyle mananın karışım yeri olan Ehl-i Beyt kanalının sırrını intişar ettirmek üzere yüklendiği bu vazifenin içerisinde büyük bir zevk alemindeydi. Öyle bir zevk alemindeydi ki, maddesel bir eksikliği düşünecek durumda değildi. Zaten öyle bir gönüle de sahip değildi. Onun gönlünde yalnız ALLAH zevki vardı

HZ. FÂTIMA'NIN DUASI

Biliyorsunuz Hz. Fâtıma'nın meşhur bir duası vardır. Allah'ın çok hoşuna giden bir duadır bu. Hz. Fâtıma, ''YARABBİ BENİ BİR GÖZ AÇIP KAPAYACAK KADAR ZAMANDA SENDEN GAYRI BIRAKMA" diyordu Allah'a duasında. Onun için, Fâtıma annemizin dünyevi herhangi bir şeye üzülmesi mümkün değildir.

İddianame mutlaka Hz. Fâtıma kanalından geçecek. Bu, elbette Hz. Fatıma'nın daha beş yaşındayken alemlerin Fahr-i Ebedisi yüce Peygamberimizin arkasında o

minicik adımlarıyla İlah-i Kelimetullah'ın, İslamiyet'in yayılması fazındaki büyük çabası, büyük hevesi, büyük aşkıdır.

İnsanlar ne kadar gaflette olmalı ki, Hz. Fatıma gibi sonsuz merhamet ve şefkat sahibinin vizesine rağmen imtihandan geçmemek ahmaklığını gösteriyor.

Hz. Fâtıma annemiz müşriklerle mücadele verirken bir taraftan cesaretiyle, bir taraftan gönlündeki heyecanla, bir taraftan da o minicik yavru manasıyla Efendimizin etrafındaydı. Fahr-i Kainat Efendimiz nerede bir mücadele veriyorsa, o minicik adımlarıyla Hz. Fatıma oradaydı.

Hatta bir gün Ebu Cehil denen it, Fahr-i Kainat Efendimize yüksek dozda hakaretlerini yağdırırken, Hz. Fâtıma bize bir cesaret örneği göstererek: "SÖZLERİNİ AYNEN SANA İADE EDİYORUM. O HAİN SÖZLERİ, O ADİ SÖ2l-ERİ AYNEN SANA İADE EDİYORUM" dedi. Ebu Cehil hırsa kapıldı ve Hz. Fâtıma'ya bir tokat attı. O attığı tokatla beraber Hz. Fâtıma'nın gönlünden öyle bir ok çıktı ki, o anda herkes bu tokat nasıl telafi olacak, İlahi huzurda bunun hesabı nasıl verilecek diye tereddütler içerisinde kıvranırken Hz. Fâtıma gönlünden çıkan bu oklarla bütün İslam düşmanlarını kahretti. Onun için Fâtıma annemiz Müslümanlara ne kadar müşfik ve merhametliyse, İslam düşmanları ve İslamiyet'i tahrip etmek üzere tuzak kuranlara karşı da kadar cesur bir mücahittir.

HER BAKIMDAN USTA

Çünkü Hz. Fâtıma'nın hem savaş ustalığı, hem gönüllere merhem ustalığı, hem mücadele ustalığı hem de irade ustalığı vardır. Bütün bu ustalıkları beş yaşından başlayarak beraber yürütmüştür. Fâtıma annemizin bu cesaret sırrının içerisinde büyük bir hikmet vardır. Bu milletin Türk-İslam cemaatlerinin özündeki cesaret sırrı Hz. Fâtıma'nın o beş yaşında mücadeleye girdiği sırla özdeştir. Hz. Fâtıma'nın gönlündeki bu cesaret sırrı Kerbela'da Zeynel Abidin'in Horasan'a kaçırılması şeklinde Türklere verilen bir görev olmuş ve o günden bu güne kadar bu milletin sırtı yere gelmemiştir. Çünkü bu millet Hz. Fâtıma'dan dua almıştır. Bunun için de bu milleti kimse yıkamıyor. Herkes birden ayağını kaydırmak istiyor. Hep beraber akıllısı, delisi, haini hepsi bu milleti yere yatırmak istiyorlar, mümkün değil... Bu millet Hz. Fâtıma sırrı taşıyor boşuna heveslenmesinler.

Hz. Fâtıma dünyasını değişmeden minicik yavrusu Hz. Hüseyin'in masum yüzüne baktı, baktı ve gelecekteki hıyaneti seyretti. Büyük bir elemle yavrusunun bu dünyada hainlerin hıyanet sofrasına bıraktırılmışlığının acısıyla gözlerini kapamak üzereyken o anda Zeynel Abidin Hazretlerinin, dolayısıyla Ehl-i Beyt'in yedi Türk atlısı tarafından kurtarılıp Horasan'a Türkistan'a götürülmesini seyretti ve gözlerinden bir damla zevk göz yaşı döküldü. Zeynel Abidin Hazretlerinin Horasan'dan Türkistan'a doğru kaçırılırken uğradığı en büyük durak ve yedi atlı ÇEÇENLERDİR, unutmayınız. Bu sırla, bir hayvan ordusunu, bir hayvan sürüsünü; nasıl dize getirdiklerine bakın.

NEREDE BİR IŞIK, BİR AŞK VARSA

Sanıyor musunuz maddesel bir sırdır bu? Hz. Fâtıma'yı tanırken hepsini tanıyın. Nerede bir ışık varsa, nerede bir gönül cesareti varsa, nerede bir aşk varsa orda Hz. Fâtıma'yı şekil olarak aramayın. Bütün güzelliklerin, bütün sevdaların, bütün cesaretlerin, bütün ilmin içinde Hz. Fâtıma vardır. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz çok açık ve net olarak "KUR'AN'IN ZAHİRİ MANASI ÜZERİNDE PEK ÇOK ALİM GELECEK, BİRBİRİNDEN GÜZEL YORUMLAR YAPACAKLAR AMA KUR'AN'IN ENFÜSİ MANASINI FÂTIMA DA BİLECEKTİR" buyuruyor.

GÖNLÜN KAPISI

Gerçekten Kur'an'ın özündeki enfüsi sırların anlaşılması akılla fikirle değil, ancak gönül kanalıyla yapılacak bütün esrarlı yorumların merkezi Hz. Fâtıma'dır. Hz. Fâtıma, Fahr-i Kainat Efendimizdeki manevi sırların manaya aktarım noktasıdır. Hz. Ali nasıl ilmin kapısı ise, Hz. Fâtıma da gönlün kapısıdır.

Hz. Fâtıma'dan vize almayan hiç kimse gönül telleri üzerinde raks edemez, hiç kimse sevemez, hiç kimse merhamet edemez, hiç kimse şefkat gösteremez. Bütün şefkatlerin, merhametlerin ve dolayısıyla gönlün tek ilacı olan infakın, ita'nın sırrı, Hz. Fâtıma'dan geçer. Nasıl geçer? Bakın ben size yine ilahi tabloda sabitleşmiş bir görüntüyü anlatacağım.

Kainat yaratıldığı günden itibaren enva-i çeşit ilahi senaryolar oynanır. Bunların bize en sık bahsedileni biliyorsunuz "ELEST MECLİSİ"dir. (inananlar, Fahr-i Kainatın sırrını sezebilenler yahut da elest meclisinden telef olanlar) Bu bir İlahi senaryodur ama hep devam eder. Elest Meclisi zamanı bitmemiştir, zaman ötesinde devam eder. Bir çok hadiseler böyle esrarlı bir senaryonun zevki içerisinde İlahi nazara, ilahi seyre muhatap olurlar.

HURMA TATLISI

Hz. Fâtıma annemizin bir olayı vardır ki, İlahi zevkle çok büyük coşku vermiştir. Hz. Fâtıma annemiz evlendiği zaman az evvel de arz ettiğim gibi çok darlıkların olduğu günlerdi. Efendimiz düğün yemeği yapmak üzere hususi ,surette hurma, tereyağı ve yoğurt (süzme. yoğurt) getirtti ve kendi eliyle bir hurma tatlısı yaptı. İlk defa Fahr-i Kainat Efendimiz icad etti bu hurma tatlısını. Hurmayı yağla yoğurdu, bir saat kadar yoğurduktan sonra, onu da süzme yoğurtla kesti. Bu yemeği Hz. Fâtıma annemizin mahrum kalmaması için düğün yemeği olarak hazırladı ve bütün ashab bu yemekten tattı. Düğün gecesi bir tabak da gerdek için ayrıldı ve gelin odasına kondu.

GERDEK NAMAZI

Hz. Fâtıma annemiz ve Hz. Ali Efendimiz namazlarını kıldılar. Önce bu namazın özelliğini anlatmak istiyorum. Gerdek namazı İslamiyet'e bu gece intikal etmiştir. Fahr-i Kainat Efendimiz Hz. Ali ve Hz. Fatıma'ya gündüzden tembih etti. "BU ÇOK ESRARENGİZ BİR NAMAZDIR. BUNU SAKIN KENDİNİZ KILMAYIN. BEN KILDIRACAĞIM" dedi. Efendimiz o namazı kıldırırken madde ile mananın tıpkı o hurma misalinde olduğu gibi yoğunlaşıp büyük bir sırrın çıkacağını gösteriyordu ki Efendimizin kıldırdığı o namaz sonunda insanlığın ölmesi engellendi. Çünkü Ehl-i Beyt zuhur etti. Ehl-i Beyt'in zuhuru, evrenler için o kadar önemli bir hadise ki, Ehl-i Beyt'in zuhur etmesiyle insanlık yeniden kaosa girmekten kurtuldu, İslamiyet nuru, İslam nuru geldi. İslamiyet'in nurunun gelişi insanları kör kuyuya düşmekten kurtardı. Zira insanlar gerçekten kör kuyuya düşmüşlerdi.

Hıristiyanlık, Bizans denilen manyakların eline düşmüş, zaten diğer dinlerden hayır yok vahşeti talim ediyorlar, Romalı insanlar ise zevk için yaşıyorlar. Böyle bir devirde nasıl İslamiyet gelip insanlığı kurtarmışsa, Efendimizden sonra da bu İslam nuru Ehl-i Beyt kanalıyla yer yüzüne yeni bir dirilik getirmiştir. İşte bu diriliğin kapısı Efendimizin kıldırdığı zifaf namazıyla açılmıştır. Bu zifaf namazıyla beraber açılan o kapıdan madde ile mana tıpkı Efendimizin yaptığı hurma tatlısı gibi yoğrularak girdi. Hurma tatlısının yapısındaki hikmet gibi madde ile mana karışarak yeni bir enerji meydana getirdi.

HURMA TATLISI

İşte bu tatlı, zifaf yemeği olarak konduktan sonra, Hz. Ali ve Hz. Fâtıma tam yemeğe niyet ettikleri sırada kapı çalındı ve bir yoksul geldi. "ÜÇ GÜNDÜR AÇIM. BANA BİR LOKMA YİYECEK VERİN" dedi. Daha fakirin sözü bitmeden Hz. Fâtıma babasının büyük emekle yaptığı tatlıyı fakire verdi. İkinci gün Efendimiz bir tatlı daha gönderdi. Aynı şekilde gece yine kapı çalındı "Üç GÜNDÜR AÇIM" diyen bir yetim geldi. Hz. Fatıma annemiz yine tatlıyı verdi.

Üçüncü gün yine kapı çaldı. "Çok açım" diyen bir esir geldi. Hz. Fâtıma annemiz başka bir yiyecekleri olmadığı halde yine tatlıyı verdi. Kendileri aç olarak sabahladılar.

Bunun üzerine Fahri Kainat Efendimiz İnsan Sûresinin 8-11. ayetlerinin vahyedildiği müjdesini vermiştir:

«Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, yetime, ve esire yedirirler. "Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız" derler. Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur, onların yüzüne parlaklık ve neşe verir."

GÖNÜLDEKİ SEHA

Allah bazı senaryoların bazı bölümlerini dondurur. Nasıl dondurur? O an devamlı işleyen bir film gibidir. Baştan sona kadar biter, tekrar başlar, biter yeniden başlar. Çünkü Cenab-ı Hak, Fâtıma annemizin gönlündeki bu sehanın, bu her şeyini vermenin bu cömertliğin hikmetini seyretmiş. Bir düğün yemeğini, bir zifaf yemeğini, üstelik Fahr-i Kainat'ın özel olarak onun için yaptığı yemeği, yani, Fahr-i Kainatın özel hediyesini dahi bir fakire infak etmek hikmetinden ayrılamıyor Hz. Fâtıma

RESÛLULLAH EVDE Mİ?

Hz. Fâtıma, bu sırların macunlarım hazırlarken tıpkı Efendimizin düğününde yaptığı o müthiş tatlı gibi mana zevkini bütün mü'minlere tattırdı. Bu hikmet içerisinde bir gün Hz. Veysel Karani, Efendimizi ziyarete geldi. Kapıyı Fâtıma annemiz açtı. Veysel Karani "RESÛLULLAH EVDE YOK MU?" diye sordu. Fâtıma annemiz "YOK YA ÜVEYS" diye cevap verdi. Veysel Karani Hz. "PEKİ O ZAMAN SELAMLARIMI SÖYLEYİN. AMA NEREYE BASIYORDU? BANA GÖSTERİR MİSİNİZ" dedi. Gösterdiler. Eğildi yeri öptü ve "ALLAHIN İZNİ BU KADAR" dedi.

GÖNÜLDEN GÖNÜLE ANLATSIN DİYE!..

Veysel Karani hazretlerinin Fahr-i Kainat Efendimizle görüşememesi bir anne tenbihatı veya annesinden izin alamadı gibi gösterilir ama aslı bu değildir. Çünkü Rasulullah'ı görmesine Cenab-ı Hak müsaade etmemişti. Veysel Karani Fahr-i Kainatı göremeyenlerin okuludur. Gönüllerden gönüllere Resûlullah'ı anlatsın ve öğretsin diye Cenab-ı Hak müsaade etmemiştir.

MÂNÂ KANALI

Bu nedenledir ki, Fâtıma annemizin çok özel durumlar dışında maddi sohbetlere geldiği, katıldığı pek görülmezdi O yanlız mana kanalıyla gönülden gönüle cereyan geçirirdi. Bunun da en büyük sırrı asr-ı saadetteki fakir ve kimsesizleri İslam çadırının altına toplamasıdır. Dikkat ederseniz, Asr-ı Saadette köleleri ve fakirleri vurmak, asmak, kırmak, dövmek müşriklerin çok kolay başvurdukları bir yoldu. Böyle bir icra sırasında, hiçbir kölenin, hiçbir fakirin, hiçbir yetimin, hiçbir cariyenin Müslümanlığa gelmemesi lazımdı. Gelemezdi, çünkü ertesi gün perişan ederlerdi. Peki nasıl oldu da, köleler, cariyeler akın halinde İslamiyet'e gelmeye başladılar? İşte bu Hz. Fâtıma'nın sırrıdır.

CESARETİN ENJEKTESİ

Hz. Fâtıma, nerede bir zavallı cariye, nerede kimsesiz bir yetim varsa evvela gönüllerine bir cesaret enjekte ediyordu. Manada, Hz. Fâtıma'nın nazarına ermek için dua ederlerdi. Halen, daha yeryüzüne inmemiş, diyelim ki on sene sonra gelecek bir insan, yeryüzünde varlığını sürdürebilmek için, hele hele mü'min olarak yaşayabilmek için Hz. Fâtıma eczanesinden ilaca muhtaçtır Gönül ilacına, cesarete muhtaçtır. Çünkü Allah demek yürek ister. Şimdi bakmayın siz millet bedava Allah diyor. Yoksa Allah demek gerçekten yürek ister. İşte bu yürek Hz. Fâtıma sırrında gizlidir.

ZAYIFLIĞIN, ÇARESİZLİĞİN SÖNDÜRÜLÜŞÜ

Hz. Fâtıma, nerede, yetim, kimsesiz, boynu bükülmüş varsa, evvela nazar eder, o nazarıyla onun gönlündeki büküntüyü, zayıflığı, çaresizliği söndürür ve yerinde bir ışık yakardı. Hatta biliyorsunuz Hz. Ebu Bekir çok köle satın almış, onları azad etmiş ve bu şekilde şöhret yapmış bir yüce büyüğümüzdür. Bir gün bir sohbet sırasında konuşulurken Hz. Ebu Bekir'e sordular: "SİZİN SEVABINIZA NASIL ERİŞİLİR? BU KADAR KÖLE ALDINIZ, AZAD ETTİNİZ, ONLARI HÜRRİYETLERİNE KAVUŞTURDUNUZ" dediler. Bir çoklarını tanıyoruz. Başta Bilal-i Habeşi olmak üzere bir çok köleyi, cariyeyi büyük İslam hanımlarını satın. alarak hürriyetlerine kavuşturdu. İşte bu şanları kendisine hatırlatırken Hz. Ebu Bekir "BİZİM YAPTIĞIMIZ BİR ŞEY DEĞİL. ONLARI DİRİLTEN FÂTIMA'DIR. ÇÜNKÜ ONLARIN EVVELA DİRİLMESİ CESARET BULMASI LAZIM. SATIN ALMA İKİNCİ FASIL" diye cevap verirdi.

HZ. ŞEYMA MÜJDESİ

Nitekim biliyorsunuz kölelerin, cariyelerin, öksüzlerin, yetimlerin, . kimsesizlerin hayatının yaşanması için Hz. Şeyma. müjde vermiştir. Efendimizin Bi'set-i Muhammedisinde, yani Asr-ı Saadette Kur'an inzal olur olmaz Hz. Şeyma o müthiş türküsünde müjdeler olsun açlar, susuzlar, kimsesizler, çaresizler, öksüzler Muhammed (s.a.v) geldi diye Fahri-i Kainatın sırrını açıyordu. Bu Muhammed (s.a.v) geldi, sırrıyla beraber Hz. Fâtıma gönülleri diriltiyordu.

Niçin acaba cariyelerin, kölelerin mü'min olarak canla*nabilmeleri için cereyan veriyordu? Çünkü Fahr-i Kainatın gönlü mutlaka bir kişinin daha mü'min olmasını istiyordu. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki bu sevda, Hz. Fatıma'ya öyle bir yansıyordu ki, Efendimiz ne düşünürse, Hz. Fâtıma'da onu düşünüyordu.

HER ŞEYİYLE BENZEYİŞİ

Hz. Fâtıma annemiz çok genç yaşta dünyasını değiştirdiği için ilerideki senelerde Hz. Fâtıma'yı tanıyanlar çok az oldu. En iyisi Hz. Aişe'ye sormaktı. Hz. Aişe annemize, Hz. Fatıma'yı en iyi sen tanırsın diye sorduklarında: "RASULULLAH'A BU KADAR BENZEYEN BİR CANLI DAHA OLAMAZ. SESİ, HAREKETLERİ, DAVRANIŞLARI, GÖZÜNÜ AÇIP KAPATIŞI, AKLINIZA NE GELİRSE HER ŞEYİYLE RASULULLAH'A ÇOK BENZERDİ. HATTA YÜRÜYÜŞLERİNDE BİLE, BEN BİLE BAZEN RASULULLAH MI GELİYOR DİYE TEREDDÜTE DÜŞERDİM" derdi.

GÖNÜL FOTOKOPİSİ

Bu içli dışlı benzeme nedir? Bu, Aşk-ı İlahinin aynı karta' basılmasıdır. Hz. Fâtıma bir nevi Fahr-i Kainat gönlünün fotokopisi olmuştur. Yanlız, Hz. Fâtıma'nın ve Fahr-i Kainat Efendimiz gönlü temelli olarak İlahi tecelli ile mustağraktır.

Biliyorsunuz Allah, kainatı yaratma sırrını sonsuz güzelliğini seyretmek, akıl almaz ilmini sergilemek için zuhur ettirmiştir . Bu akıl almaz sırrın, ilmin ve güzelliğin zuhuru bir taraftan Cenab-ı Hak'kın yaratma sırrı içerisinde bir motivasyon yani bir noktadan, bir hareketten bir harekete geçişti. Her an ayrı bir şeende tecelli etme sırrıydı. Bu sır öylesine derinlemesine bir sürate girdi ki, Allah sonsuz derinliklerinde öyle bir aşk ateşi ile cereyanını fırlattı ki, o cereyanın en son noktasında Kalb-i Muhammediyi, Nur-u Muhammediyi yarattı. Bu "MUHAMMED MUSTAFA SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM'dir. Niye?

BÜTÜN GÜZELLİKLERİN CEM'İ

Üstad Necip Fazıl'ın dediği gibi "KULUN BİTTİĞİ AMA ALLAHIN BAŞLAMADIĞI" bir hikmettir. İşte bu hikmet Fahr-i Kainat Efendimiz'in gönlündeki hikmettir. Bundan dolayıdır ki Allah ne zaman kendisini seyretmek istese Kalb-i Muhammediye teveccüh eder.

HZ. FÂTIMA ELİYLE

Fâtıma annemiz doğduğu zaman Fahr-i Kainat Efendimizin beş, altı çocuğu daha vardı. Fakat Fâtıma annemiz doğduğunda Resulullah Efendimiz "BU EBEDİ NURDUR" dedi. Çünkü kendi nurunun ebedileşmesi, sonsuzlaşması söz konusuydu. İşte bu hikmeti yakala mü'minler ve mü'mineler tasavvuftan gelen, mana ilimlerinden gelen hikmetle her şeylerini Hz. Fâtıma sının içerisinde toparlamaya çalışmışlardır. Öyle olmuştur ki, eski Osmanlı Selçuk kadını yoğurt çalarken (mayalarken) Hz. Fâtıma eliyle demiş yara sararken Hz. Fâtıma'nın eliyle dem gözünü kapatırken Hz. Fâtıma'nın sırrından Muhammed’le demiştir. Bu sayede bin sene ayakta durmuştur. Özelli İslam hanımları ve aklı başında İslam erkekleri de tabii Fatıma'nın sırrıyla yaşadığı için onlar da ebedileşmiştir.

KILICA YANSIYAN SIRRI

Yeniçerilerin kılıcında Hz. Fâtıma' sırrı vardır. Allah' izniyle Çeçenlerin kılıcında da Hz. Fâtıma sırrı vardır Bundan dolayı yenilmeleri mümkün değildir. Televizyon Şeyh Şamilin sözünü bazen gayet güzel veriyorlar. "SON ÇEÇEN ÖLENE KADAR BU SAVAŞ BİTMEZ" diye Neden? Çünkü Hz. Fâtıma sırrı vardır da ondan.

KEVSER NEDİR?

Hz. Fâtıma sırrının özünü bakın Kur'an nasıl tarif ediyor: "İNNA ATAYNA KEL KEVSER (BİZ SANA KEVSERİ VERDİK" Bütün müfessirler Kevser üzerinde zihin yormuşlar, gönül yormuşlar, kitap okumuşlar, hadisle ayetler incelemişler. Kevser ne demek diye Kevser konuşulurken lisan kalıpları içerisinde geçmiş bir kelime değil. Kur'anda geçtikten sonra bütün alimler toplanmış acaba Kevser nedir diye yakalamaya çalışmışlar. En sonunda bir çok alim kabul etmiş ki, KEVSER KESİNLİKLE FÂTIMA'dır

BİTMEZLİK SIRRI

Unutmayınız, Fatıma annemizin bir sırrı da Kevser sırrıdır. Binaenaleyh, Hz. Fatıma'nın kevser sırrına bir çokları da cennette bir nehir demiş. Enva-i çeşit yorumlar getirmişler ama Kevser kesinlikle Hz. Fatıma annemizdir. Allah: "SANA BİTMEZLİK SIRRI VERDİM" diyor. Çünkü kevser, ebter'in zıddıdır. Ebter güdük, soyu kesik demektir. Bir ömür boyu yaşar, ondan sonra biter demektir. Kevser, ebterin zıddıdır. Ebterin zıddı Hz. Fatıma'dır.

İLMİN BEREKET SIRRI

Bütün bereketin sırrı Hz. Fâtıma'dır. Bütün bereketin hikmeti Hz. Fâtıma'dır. İlmin bereketinin sırı Hz. Fâtıma'dır. Bu, Hz. Fâtıma'nın şahsi meselesi olmaktan çıkmış, Allah Fahr-i Kainat kanalından bereket intişar ettirmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak Miraç'da Efendimize doğrudan doğruya: "SENİN BANA YAPTIĞIN TAHİYYATLAR-ÖVGÜLER, GÜZELLİKLER, TESBİHLER, HEPSİ SENİN DE ÜZERİNE OLSUN , AYRICA BEREKETİM DE ÜZERİNE OLSUN" diye hitap etmiştir.

Kesret alemi dediğimiz, Allah'tan gayrı olan her şey ancak bereket sırrıyla ayakta durabilir. Cenab-ı Hak bu sırrının anahtarını Fahr-i Kainat Efendimizin nezdinde, Hz. Fâtıma'ya yansıtmıştır. Bereket dediğimiz şey, yani hiç olmaz gibi görülüp de büyük bir rahmetle gerçekleşen şeylerdir. İşte.bu bereket sırrı doğrudan doğruya Hz. Fâtıma'ya aittir, bunu hiç unutmayınız.

CİMRİLİKLE O KAPIYA VARILMAZ

Eğer bereketin peşinde koşacaksanız. Hz. Fâtıma'yla ilgi kurmaya bakın. Elbette ki ilgi kurmak onun rahmetine aittir.Biz ne yapsak ona layık değiliz ki, ilgi kuralım. Ama unutmayalım ki, Hz. Fâtıma üst üste iki gün aç kalarak zifaf yemeğini fakire veren bir gönüle sahiptir. Hz. Fâtıma'nın kapısına gidip de cimrilikle, pahillikle hele hele israfın envai çeşit manyaklığıyla ve dünya rağbetiyle kapısını çalamazsınız. Eğer sen dünyaya böyle çılgın bir şekilde rağbet ediyorsan, git başka kapıda oyna arkadaş. Hz. Fâtıma'nın kapısında sessizlik var, Hz. Fâtıma'nın kapısında gönül aşkı var, cesaret var, sevgi var, rahmet var, merhamet var. Ama bunların hepsini biz kendimiz yapamayız da, Hz. Fatıma vasıtasıyla kazanabiliriz. Hz. Fâtıma'nın özellikle kendisinden sonra gelen ümmete karşı apayrı bir şefkati ve sevgisi vardır.

HZ. ALİ'YE BIRAKILAN VASİYET

Hz. Fatıma bütün rahmet meziyetIeri karşısında fevkalade nazlı bir gönül yapısına sahipti. Nitekim bunu dünyasını değişirken göstermiştir. Dünyasını değişirken ikindi üzeri Hz. Ali Efendimizi yanına çağırmış "VEDA İÇİN GEL BAKALIM" demiştir. Hz. Ali, Fatıma annemize "FÂTIMA BEN NASIL DAYANACAGIM RASULULLAH'TAN SONRA SENİN HASRETİNE. RASULULLAH GİTTİ DAHA ONUN ACISINI HAZMEDEMEMİŞKEN SENA NASIL DAYANIRIM? NASIL DAYANIRIM BU ACIYA?" dediği zaman Hz. Fâtıma annemiz: "BU MANANIN ÇOK ÖZEL BİR SIRRIDIR. SAKIN GÖNLÜNE BİR ŞEY GETİRME. HEM BEN SENİN İÇİN BİR EŞ BİLE SEÇTİM. Hz. ESMA. (Hz. Esma Hz. Cafer'in eşiydi) Hz. CAFER'İN ŞEHADETİNDEN SONRA DUL KALAN EŞİ ESMA'YI SANA EŞ OLARAK SEÇTİM. BEN AKŞAM ÜZERİ DÜNYAMI DEGİŞECEĞİM. ALLAH BANA ÇOK ENGİN BİR RAHMET LÜTFETTİ. HEM SENİN BANA OLAN AŞKINDAN, TUTKUNDAN, COŞKUNDAN BİR NOKTAYI KIRMAK İSTİYORUM. BENİ ESMA YIKAYACAK, SUYU MU SEN DÖKECEKSİN (Buradaki inceliğe bakınız. Gönlünde ki en zor, içerisine girilmez noktada bizzat eliyle getirip sokuyor. Hz. Esma'yı) YANLIZ BİR RİCAM VAR, CENAZEMDE DÖRT KİŞİDEN FAZLASINI İSTEMEM" diyor.

CENAZEMDE DÖRT KİŞİ İSTERİM

Tasavvuf tarihinde bunu hiç kimse anlamamış. Hz. Fâtıma'nın cenazesinde niçin dört kişi vardı? Zaten akşamdan sonra dünyasını değiştirmesinin hikmeti de buydu. Çünkü Hz. Fâtıma eğer dünyasını gündüz değişirse bütün Medine cenazeye sökün edecek. Ama akşamdan, yatsıdan sonra değişirse, İslami gelenek gereği cenazeyi fazla bekletmek, gömmek icap ettiğinden kalabalık olması mümkün değil. Dolayısıyla da Hz. Fâtıma'nın verdiği listenin dışında kimse yoktu cenaze namazında. Bu dört kişi Hz. Dıhye, Hz. Selman, Hz. Ebuzer, Hz. Ammar ve Hz. Ali'nin bizzat kendisiydi. Peki başka sevenleri yok muydu? Bunu kimse bilememiş.

DÖRDÜN SIRRI

Biliyorsunuz hikmetler ağacında bu dört şahsın dört ayrı istisnai gönül sırrı vardır. Hz. Ebuzer'in akıl almaz cömertliği vardır. Hz. Ammar'ın akıl almaz cesareti vardır. Bunlar hep ayrı ayrı tesis edilmiş ayrı ayrı ışıklar. Gönül sigortalarını Fahr-i Kainat Efendimizin sırrıyla Hz. Fâtıma'ya tamir ettiren kimselerdir. Hz. Dıhye'nin de tasavvur edilemeyecek kadar şiddetli çalışan bir gönül makinası vardır. Hz. Dıhye'ningönül makinası o kadar şiddetli çalışırdı ki, kime İslamiyeti teklif etmişse hemen Müslüman olmuştur.

Peygamber Efendimiz'in "Selman Ehl-i Beyt'imizdendir" buyurduğu hepimizin malumudur.

Diğer İslam büyükleri, Ashabın diğer yüceleri bir kavime İslamiyet'i tebliğ ettiklerinde üçü beşi kabul eder, diğerleri etmeyebilirdi ama Hz. Dıhye kime tebliğ etse, emredersiniz demiştir. Bu onun özel bir sırrıdır. Hz. Ali Efendimizin her an savaşta olması nedeniyle, Hz. Fâtıma annemizin iki çocukla, ev işleriyle yorulduğu çok dar zamanında, en zor günlerinde Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi size çok yük oluyor diye alır gezdirirdi. Hz. Dıhye bu davranışıyla Hz. Fatıma annemize öyle bir rahatlık verirdi. Bir gün Fatıma annemiz "ALLAH'DA ONUN GÖNLÜNE RAHATLIK VERSİN" diye dua etti. Hz. Dıhye gönlündeki bu rahatlıkla .kime tebliğ etse Müslüman olurdu.

HERAKLİUS'A MEKTUP

Efendimiz çeşitli ülkelere elçi gönderirdi. Heraklius'a bizzat Dıhye'yi gönderdi. Çünkü söyler söylemez Müslüman yapacak tek kişi Dıhye idi. Nitekim Dıhye Heraklius’a İslami mesajı getirdiğinde evvela Heraklius itiraz edecek oldu. "BİZ BÜYÜK BİR MEDENİYETİZ. SİZ BİZİ NASIL BÖYLE DİNE DAVET EDİYORSUNUZ" gibisinden bir şeyler söyledi. Dıhye teklif etsin de o itiraz etsin. Olacak şey değildi. Dıhye'nin üzerinde büyük bir şaşkınlık vardı, tam kapıdan çıkacaklardı ki, Heraklius'un adamı geldi ve "AKŞAM YEMEGİNE BEKLİYORUZ" dedi. Heraklius akşam yemeğinden sonra Dıhye'ye "EFENDİNE SÖYLE, BEN MÜSLÜMAN OLDUM. AMA AÇIKLAMAYACAGIM, AÇIKLARSAM BENİ ASARLAR YERİME ÇOK ŞER BİR KUMANDANI İMPARATOR YAPARLAR, O DA SİZİ YOK ETMEK İÇİN MEDİNE'NİN ÜZERİNE ORDULAR GÖNDERİR. ONUN İÇİN BEN MÜSLÜMANLIĞI GÖNLÜMDE YAŞATACAGIM. YANLlZ FAHR-İ KAİNAT BİLSİN Kİ; BEN MÜSLÜMANLIĞI KABUL ETTİM. NİTEKİM BEN ONUN MEKTUBUNU KALDIRIYORUM SAKLAYACAGIM. HİÇ BİR SAYGISIZLIK GÖSTERMEYECEGİM. YANLIZ GÜNEYDEN GİDİP (ÜRGÜP GÖREME CİVARI) ORALARDA BİZİM HERAKLİT DİYE BÜVÜK BİR İLİM ADAMIZ VAR. ONA İSLAMİYETİ TEBLİG ET. ONUN BÜVÜK BİR HATIRI VARDIR. EGER KABUL ETTİREBİLİRSEN BÜTÜN YÖRE HALKI MÜSLÜMAN OLUR" dedi.

Hz. Dıhye dönüşte uğradığında Heraklit'e rastladı. Heraklit Dıhye'den teklifi alıp İslamiyeti kabul eder etmez halk onu linç etti. Bu olayı Hz. Fatıma'nın bir sırrını daha anlatabilir miyim diye aktardım. Hz. Dıhye, Hz. Fatıma'nın gönlünü rahatlattı diye, onun işlerini kolaylaştırdı diye Cenab¬ı Hakkın verdiği sırra bakın ki, otomatik bir ilahi şartel gibi nereye düşerse oraya iman mührünü basıyor. İşte bu sır Hz. Dıhye'nin şahsına ait bir sır değil, Hz. Fatıma'nın sırrı. Onun için Hz. Dıhye'yi. bir örnekleme olarak anlattık. Bu dört kişinin Hz. Fatıma'nın cenaze namazını kılmaktaki hikmeti budur.

GÖNÜL İSTİKAMETİNDE NAMAZ

Hz. Fâtıma'nın cenaze namazından söz açılmışken çok önemli bir cenaze sırrı vermek istiyorum. Fahr-i Kainat Efendimize cenaze namazı nasıl kılınır diye sorduklarında "BUNUN KOLAYINI FÂTIMA BULUR" buyurdular. Resulullah Efendimiz dünyasını değiştiğinde, Fatıma annemiz.: "RASULULLAH'IN CENAZE NAMAZINI HERKES KENDİ KILSIN, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM ÖNCE BEN KILIYORUM" dedi. Hz. Fâtıma kıldı, sonra Hz. Ali kıldı sonra. bütün İslam hanımları, erkekleri sırayla tek tek kıldılar. Fahr-i Kainat Efendimizin cenaze namazını kılma operasyonlar sırasında Allah Resuluyla, Fatıma arsında çok şiddetli bir ceryan geçti. Bu ceryan dolayısıyla o andan itibaren cenaze namazları cenazenin gönle istikametinde kılınmaya başlandı. Yani imam cenazenin kalbi hizasında durarak cenaze namazı kıldım. Bu İlahi ceryana bir daha rastlanır mı, rastlanmaz mı derseniz, elbette rastlanmaz. O ayrı bir mesele ama ona benzetmek kafidir.

EFENDİMİZLE YAŞAMA SIRRI

Bu vesile ile bir şey daha anlatmak istiyorum. Peki Hz. Fatıma niçin dayanamadı Efendimize? Bir çokları sanır ki çok seviyordu, onun için doyamadı hasretine ki, o bizim gibi sıradan biri mi ki Resulullah'a hasret duysun. O, Resulullah'ı her an görüyordu. Efendimiz Alem-i Cemale teşrif ettikten sonra da görüyordu.

SONSUZLUĞA İNTİKAL SIRRI

Binaenaleyh Hz. Fâtıma babasına hasret değildi. Peki niye dayanamadı? Dayanamadığı şey neydi? Dayanamadığı özellik neydi? Bu çok önemli bir şeydir. Hz. Fatıma'nın dünyasını değişmesine ait çeşitli tahminler var. Kırk gün diyenler var, üç ay diyenler var. Efendimizden sonra en uzun dört ay sonra dünyasını değişti diyenler var. Hz. Fâtıma'nın çözülmezliklerinden biri de budur. Hep Efendimizle beraber olduğu halde, her şeyi anlayabildiği halde, Efendimize dayanamamasının sırrı, sebebi nedir? Bu dayanamamanın hikmeti Fahr-i Kainat Efendimizin sonsuzluğa intikal sırrıdır.

ONSEKİZ BiN ÂLEME iNTiKÂL'iN HASRETi

Hz. Fâtıma. annemiz, Efendimizin yeryüzündeki hayatındaki şerit içerisinde hep onunla beraber, hep onu seyrediyordu. Onun dayanamadığı şey Efendimizin bu dünyadan ayrıldığı platformundaki sır değildi. Efendimizin Alem-i Cemale intikalinden sonra bütün mana alemlerinin, onsekiz bin aleme intikal eden manasının hasretine dayanamadı. O hasrete karışmak için mecburi olarak kendi kendini o kanal içerisinde yok etti. Yani Efendimizin manadaki sırrına intikal etmek için yok oldu. Fahr-i Kainat Efendimiz o kadar ağır bir cazibeydi ki, Fâtıma annemizin bu intikalini, manada ki intikalini büyük bir hasretle bekledi. Bu sevginin muayyen safhalarını bilmeyenlere bazı şeyleri anlatmak çok zordur, Alemlerin her birisinde, cin aleminde, melekler aleminde enva-i çeşit esrar vardır, Bütün bu esrarlara Fahr-i Kainat bir gelse de onun hikmetinden biraz ceryanlansak diye hasretle bekler bütün hadisat...

MÂNÂ'NIN BAYRAM GÜNÜ

Biliyorsunuz, Efendimiz oniki Rebiul evvel de yeryüzüne teşrif etti. Oniki rebiul evvelde de yeryüzünden ayrıldı. Teşrif ettiği tarih şemsi takvimle 22 Nisan'dır. Ama dünyadan ayrıldığı tarih 8 Hazirandır. Çünkü 63 senelik yaş şeridi üzerinde kameri ayla, şemsi ay üst üste çarpışmaz. 8 Haziran mana aleminin bayram günüdür. Efendimiz ayrıldığı 'için bizim hüzün günümüz olması lazım. Fakat Efendimiz ince bir espri yapmış, onun için matem yapamıyorsun. Çünkü 8 Haziran aynı zamanda dünyaya teşrif ettiği gün. Efendimizin dünyaya teşrif ettiği günde nasıl matem yaparsın? İkisi de oniki rebiul evveldi. Şemsi seneye parçalarsak farklılık görebiliriz. Bakınız bu incelik Hz. Fatıma'nın kimsede olmayan gönlünde sonsuz ceryanın, sonsuz sevdanın bir hikmetidir.

ÂYİNE-İ MUHAMMEDÎ

Fahr-i Kainat Efendimizin diğer alemlere yansıması halindeki yalnızlığa dayanamadı. Çünkü Efendimiz diğer alemlere, Alem-i Cemale yansıdıktan sonra, Efendimizin başka bir noktada kendini seyretmesine tahammül edemiyor, onun için çekip gidiyor Hz. Fâtıma."AYINESİYİM BEN ONUN, ARKASINDAN GİTMEK ZORUNDAYIM" diyor. Bu bizim bildiğimiz sıradan bir ayrılık değil, bunu ifade etmek için Hz. Fatıma'nın güzel bir şiiri vardır. Hz. Fâtıma çok büyük bir şairdir. Soyu itibariyle şairlikte en büyük yakını Hz. Amine idi. Hani soya çekim diyorlar ya, Hz. Amine de çok büyük bir şairdi. Hz. Fâtıma da şairliğini ninesinden almıştı. Hz. Fâtıma annemizin Efendimizin Alem-i Cemale intikaliyle söylediği bir söz vardır ki, şiirde ve .edebiyatta bunun üzerine ölümün tarifi yapılmaz. Bir acının tarifi yapılamaz. Hz. Fâtıma diyor ki, "RASULULLAH'IN YERYÜZÜNDEN AYRILMASINDAN SONRA GÖNLÜME ÖYLE BİR HÜZÜN ÇÖKTÜ Kİ, EĞER O HÜZÜN KARAALIĞA ÇÖKSEYDİ KARANLIĞIN RENGİ DEGİŞİRDİ"

KARANLIĞIN RENGİ!

Bu bildiğiniz bir hasret, bildiğimiz bir dostluk değil, aşkı tarif ediyor. Gönül aşkını tarif ediyor. Efendimizin ölümüyle kendi gönlü arasındaki aşk cereyanının şiddetini tarif diyor. Eğer karanlığın üstüne çökseydi karanlığın rengi değişirdi ne demektir? Karanlığın renginin değişmesi demek, maddenin yok olması demek. Hz. Fatıma annemizin yeryüzünden ayrılışı da bu sevdanın mevcudiyeti gibi.

TOPLUMA HZ. FÂTIMA OPERASYONU

Unutmayınız niçin alem-i İslâm'a karşı bu kadar müşfik? Niçin her bulduğu mü'mine hanımı dünyanın pisliğinden, şerrin kucağından kurtarıyor? Siz sanıyor musunuz ki Hz. Fâtıma operasyonunda değil bu toplum, çocuklar Hz. Fâtıma'nın çok sevdiği bir nesildir. Bunları dört tane uyduruk kimsenin eline, kendini bilmeyen şaşkının eline bırakır mı? Bu kadınların geleceğine el atmıştır. Bakınız gönüller perde perde Hz. Fâtıma'ya nasıl akacak. Bu günkü kadir gecesinin hürmetine ki, kadir gecesinin sırrı Fâtıma'dır. Efendimizin emridir bu. Bu sırra eremeyenler Hz. Fatıma'nın secdesini göremez, eşyanın Allah dediğini göremez, Cebrail'le selamlaşamaz. Çünkü Hadis-i Şerif var. "BÜTÜN MÜ'MİNLER BU GECE CEBRAİL'LE SELAMLAŞAMAZ. BÜTÜN MELEKLER EY MÜ'MİNLER MÜJDELER OLSUN BU GECENİN SONSUZLUĞUNU YAŞADIĞINIZ İÇİN DİYECEK". Ancak Hz. Fâtıma kanalından geçen bir ceryana kapılmakla bu güzellikleri yaşamak mümkün olur ki, işte o ceryanın sırrından uzak kalmak demek, karanlığın renginin yok olması gibi yok olmaya bedeldir.

“FÂTIMA'YA SÖYLEDİM”

Hz. Fâtıma annemiz bu mübarek günde Hz. Ali Efendimize kadir gecesinin hikmetinin müjdesini verdiği için bunu da bu günde mutlak dile getirmemiz lazım. Çünkü bu müjde Hz. Ali'yi tasavvur edilemeyecek kadar mutluluk hudutlarına götürmüştür. Hz. Ali, Hz. Fatıma'ya " RASULULLAH'TAN SONRA SENİN DE YOKLUĞUNA NASIL TAHAMMÜL EDERİM" derken, bu müjde dolayısıyla tahammül etti.

Çünkü Hz. Ali çok büyük bir savaşçı, çok kuvvetli ve cesur olduğu için büyük bir endişesi vardı. Bir gün Efendimize "YA RASULULLAH BEN NASIL ŞEHİT OLACAĞIM? HANGİ KAFİRE NAZAR ETSEM ELİNDEN KILICI DÜŞÜYOR" diye büyük bir üzüntü ve intizarla sorduğunda Efendimiz "FÂTIMA'YA SÖYLEDİM. SENİN NASIL ŞEHİT OLACAĞIN KADİR SÜRESİNDE GİZLİDİR" diye cevap verdi. Bunu Efendimiz Fatıma annemize söylemiştir. Ama Sûre-i Kadir'i beşyüz defa okusanız Hz. Ali'nin nerede şehit olacağını yazmıyor.

BİN AYDAN HAYIRLI ŞİFRESİ

Ama Hz. Fâtıma Kur'an'ın enfüs manasını yorumlarken bir metodla açıklıyor (Hz. Ali'nin NECH-ÜL BELÂGÂ adlı büyük yorum kitabında vardır) Hz. Fatıma Kur'an'daki kelimelerin çok özel özelliğini yakalardı. Mesela Kadir gecesi için emredilen BİN AYDAN DAHA HAYIRLIDIR sözü üzerine şifreyi kapmıştı. Bin aydan hayırlıdır Allah tarafından kadir gecesi için normal bir benzetme olmasaydı bin aydan efdaldir diye gelirdi. Bin aydan efdaldir demiyor da, bin aydan güçlüdür demiyor da, bin aydan hayırlıdır diyor. Efdal yerine hayırlıdır diyor. Yıl yerine de ay diyor. Fatıma annemiz bu yorumla Hz. Ali Efendimize "YA ALİ MÜJDELER OLSUN SEN KADİR GECESİ ŞEHID OLACAKSIN, ONDAN SONRA EMEVİLER GELECEK BİN AY KALACAK" demiştir. (Yani seksen üç sene dört ay) Gerçekten Emeviler 83 sene 4 ay kalmış ve ondan sonra defolup gitmişlerdir. Kemikleri de Ebu Müslim Horasani tarafından yakılmıştır. Fatıma annemizin ayetleri yorumlamasındaki hikmetlerden biri de budur.

VAHDET'TEN KESRETE GEÇİŞ NOKTASI

Sure-i Kadir'den sonra Cenab-ı Hak'kın çok hikmetli bir sırrı başka bir surede Fâtıma annemizin esrarını açıklayacaktır. Sure-i Tin'de maddenin nasıl yaratıldığını, anlatırken Hz. Fâtıma'yı tanımlamaktadır. Çünkü mana bilimlerinde aynen kabul edilen hadise şudur ki, Hz. Fâtıma annemiz vahdetten kesrete geçiş noktasıdır. Yani teklikten çokluğa geçiş noktasıdır. Teklik nedir? İlahi sevdadır. Bir tek neyi yaratmıştır? Fahr-i Kainatı yaratmıştır. Bunun çokluk alemine, insanlara geçebilmesi için gönüllerden gönüllere çeşit çeşit kanal vardır. Biri aşk-ı İlahi, bir diğeri asıl ana hattı da Ehl-i Beyt kanalıdır. Bu kanaldan geçen Hz. Fâtıma kanalından gönüllerden gönüllere geçer. Gönüllerden gönüllere geçen sevda Hz. Fâtıma'nın sırrı ile intişar etmiştir.

NEREDESiN ÜSTADIM?

Biliyorsunuz Hz. Şems bıçaklandıktan sonra ortadan kayboldu. Soruyorlar nereye gidebilir diye? O zamanın Asesbaşısı, yani emniyet müdürü Hz. Mevlana bir şair, bir filozof diye değil aynı zamanda bir prens imparatorun dostu olduğu için olayla bizzat yakından ilgileniyor ve diyor ki, bu kadar kan aktıktan sonra bir metreden fazla yürüyemez. Hz. Mevlana manadan soruyor Hz. Şems'e. "ASESBAŞı BÖYLE DİYOR. NERDESİN ÜSTADIM? KANIN AKTI YAŞAMAIDIĞIN ANLAŞILDI". AMA SEN YOKSUN ORTADA. ÖLDÜ DESEK BEDENİN NEREDE? ÖLMEDİ DESEK BU KAN NE?"

Hz. Şems Hz. Mevlana'ya: "GÖNÜLDEKİ AŞKIN HESABI SORULMAZ. BİZ Ali AŞKIYLA YIKANMIŞ BİR GÖNÜL TAŞIYORUZ. O DA KENDİ BEDENİNİ KAYBETTİ. BEN DE ONUN SÜNNETİNE UYARAK BEDENİMİ KAYBETTİM. BİZ GÖNÜLLERİN AŞKINI GÖNÜLLERDEKİ AŞKI KURUMAZ BİR KAN ŞEKLİNDE İŞLEDİK" diye sesleniyor...

AŞK ŞEHİDİ

İşte Hz. Fâtıma'nın vahdet sırrını alıp kesret sırrına çevresindeki hikmet, aşkın kanıdır. aşkın kanı akmadan kesret doğmaz.Bu aşkın kanını kesret sırrına akıtacak kadar yüreğinde büyüten Hz. Fatıma, aslında mana aleminde aşk şehididir. Gönlü Fahr-i Kainatın sevdasına tahammül edemediği için dünyasını değiştiğinden ismi aşk şehididir. Bu aşk şehidi olayını bir çok tasavvuf ehlinin hayatında seyrederiz. Hz. Şems'in de aşk şehidi oluşu bu hikmeti taşır. İşte Fâtıma annemizin bu aşk şehadeti olayı, vahdet aleminin kırılıp kesret alemine, çokluğa dönmesine vesile oluyor ki, bir anlamda Fahr-i Kainatın akıl almayan büyük bir ünü, büyük emanetini, hücrelerini gelecek kuşaklara taşımasıdır. İşte kevser sırrının bir hikmeti de budur. Yani gelecek kuşaklara taşımasıdır. Yani Hz. Fatıma taşınması mümkün olmayan bir yükü minicik hücreler gibi nesilden ile, Fahr-i Kainat Efendimizin evvela bedensel sırrını sonra hak aşıklarının Fahr-i Kainat aşıklarının sırrını da en gönülden gönüle bir tarz nesil gibi yansıtmıştır.

KERBELÂ'DA ŞERRE DARBE

Hz. Fâtıma'nın o sırından sonra Hz. Hüseyin'in bela'da şerre indirdiği büyük bir darbe vardır. Bütün mânâ alimleri Levh-i Mahfuz der. Tarihini incelemişler 've görmüşlerdir ki, şerrin ebterleşme sebebi Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şerre HAYIR demesidir. Hayır kendi ceryanını kendi üretir. Gönlünden sevdalandıkça, Allah'ı düşündükçe, Rasulullah'ı düşündükçe ceryanını üretir ve büyük bir potansiyel olur, büyük bir güç olur. Şer ise ceryan üretemez, ceryanını hayırdan çalar. Hayrın ceryanını çalması ne demektir? Onu kendisine ithal etmesi demektir. Şer hayırdan ceryan alamadıkça belli bir süre sonra ölür ki, işte, Fatıma annemizi tarif eden Kevser suresi bu hikmeti taşır.

Yanlız aşkta vardır sonsuzluk ve kesret. Bunun zıddı olan şeyde ebterlik vardır, ölüm vardır, sonluluk vardır. Bunun en müstesna örneği şerrin hayırdan ceryan alarak hayatını bir müddet daha uzatmak istemesidir. Onun içindir ki, bütün ısrarlara rağmen Hz. Hüseyin Efendimiz "EVET DİYEMEM BEN NE HALİFELİK İSTİYORUM NE DE BAŞKA BİR ŞEY AMA SİZİN İÇİN HAYIRLIDIR DİYEMEM" demiştir.

KERBELÂ'DA EVET DENSEYDİ?

Neden? Çünkü hayırlıdır dediği an şer öyle bir kuvvet kazanacaktı ki, hayır altüst olacaktı. Eğer Hz. Hüseyin Efendimiz Kerbelâ'da evet deseydi, bugün ne Rusya yıkılırdı, ne İslamiyet ayakta kalırdı, ne de bu millet olurdu. Özellikle bu milletin cesareti, bu milletin yürekliliği şerrin ebter kalmasındandır. Şer, Kerbela'da ebter kalmıştır. Zahirde Hz. Hüseyin Efendimiz şehid olmuştur ama şer ebter kalmıştır. Bu ebter kalış iki alanda İslamiyet'i yüceltmiştir.

SIRRIN ÖZÜ

Biri Hz. Sümeyye'nin hayır demesiyle Ebu Cehil ve şürekası ebter kalmıştır. Bedir savaşında hepsi pislik halinde atılmış telef olmuştur. ikincisi de Kerbelada Hz. Hüseyin'in hayır demesiyle bütün şerler Hz. Fâtıma'nın yüzü suyu hürmetine ebter kalmıştır, güdük kalmıştır

Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olarak zikredilmesinin sebebi de bin ay yani 83 sene aşağı yukarı bir insan ömrüdür. Bütün servet, bütün şaşaalar, gelip geçer ama, Hz. Ali'nin şehit olduğu o kadir gecesi anı bir ömürlük saltanattan önemlidir. Çünkü kadir gecesinde Alem-i vahdetin alem-i kesrete dönüşümün bilimsel hali zuhur etmiştir ki işte Fatıma sırrının özü de budur.

FÂHR-i KAİNATA ÇIKIŞ KAPISI

Allah Fâtıma sırrından hepinizi yoğursun. Çünkü Fahr-i Kainata çıkış kapısı, ondan Allah'a varış kapısı böyledir. Başka kapı yoktur. Hiç kimse yanlış kapı aramasın, uydurma ilimlerin peşine takılmasın Hz. Fatıma ve ehli beyt gönlünde mekan kurmadıkça hiç kimse Resulullah'a gidemez. Resulullah'a gitmeyenin ise değil Allah'a gitmesi, mümkün değildir.

Bazı gaflet sahibi insanlar Allah'a varmak kafidir derler. Mümkün değil. Allah adeta küsmüş, "BENİM SEVGİLİMİ TANIMAYI BEN HİÇ TANIMAM" diyor. Sen kendine niçin bulurum diye hüccet çıkarıyorsun.

KEVSER SIRRIYLA DiRiLiK

Hz. Fâtıma'nın rahmetiyle canımızı kurtarıp inşaallah Rûz-i mahşerde hem de cennet'te onun sırrıyla ebedi hayata intikal edeceğiz. Hakiki dirilik yani kesretin dirilip tekrar vahdet bahçesine gitmesi kevser sırrıyladır. Kevser Hz. Fâtıma demektir. Allah gönlümüzden Hz. Fâtıma sevgisini almasın. Onun himayesini bütün Alem-i İslam'a lütfetmiştir zaten.

Ya Rabbi! Bir kez daha heyecanla niyaz ediyoruz. Özellikle Çeçenistanlı, Keşmirli, ve Bosnalı kardeşlerimize bir kez daha Hz. Fâtıma yüzü suyu hürmetine rahmetini lütfet. Hz. Fatıma'nın ruhuna bir Fatiha niyâz ediyoruz.

YA RABBİ SEVGİLİ HABİBİNİN, GÖNÜL AYİNESİ HZ. FÂTIMA'NIN RUHUNA HEDİYE EDİYORUZ. KEREM BUYUR KABUL ET. BİZE DE EN SONUNDA DAHİ OLSA KERVANI'NA KABUL ET YA RABBİ. ONUN YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE ALEM-i İSLâMIN BOĞAZINI SIKMAK İSTEYENLERİ, HAİNLERİ "KAHHAR" İSMİNLE KAHREYLE YA RABBİ...

AMİN…

Haluk Nurbaki
Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Kalbin Duygusal Yönleri

16/12/2009, 02:28
Kalbin duygusal yönlerini dıştan içe doğru ana çizgiler halinde özetleyeceğim:

İç sıkıntısı: ya o andaki bir hadisenin ilerideki menfi yanını sevmekten veya geleceğe ait bir olayın sezilmesinden doğabilir. Hemen hemen insanların hepsinde bu sıkıntıyı görebiliriz.

Bazen bu sıkıntılardan açıklayıcı bir netice çıkmayabilir. Bunun sebebi, sonuçları değerlendirme şeklidir. İçimizin sıkıldığı günün akşamı, memnun edici bir haber alabiliriz; içimizin boşuna sıkıldığını sanırız. Halbuki ya o anda bir başka yerde bizim için menfi bir olay sürüp gitmiştir veya sevindiğimiz hadise, gerçekte sevindirici olmadığı halde aklımız kısa vadeli bir yorum yapmış; bizi yanlış yere sevindirmiştir.

Geleceğe ait önseziler: Böyle durumlarda gönlümüze sıkıntı açık bir şekilde gelir. Çoğu zaman bizim ya da sevdiğimiz birinin bir süre sonra başına gelecek bir sıkıntıyı önceden sezebiliriz.Böyle ön seziler daha çok gönlü açık kimselerde, hassas insanlarda vardır.

İnsanları tanıma önsezileri:Önseziler, insanları teşhiste çok önemlidir.Bir kimseyi âni olarak red etmemiz veya sevmemiz; yine kalbin bu olağan üstü hünerinden gelir. Önsezinin net biçimlerinde, dost görünen kimsenin ileride ne tarz bir kötülük yapacağını bile sezmek mümkündür.

Belli bir işin nasıl sonuçlanacağına dair sezgiler:Bu sezgiler arasında, akla danışmadan her gün kendi kendimize, uygulama yaptığımız pek çok örnekler vardır. Hatta birbirimize, teşebbüs edeceğimiz bir konuda gönülden danışmalar yaparız."Bu iş, sana nasıl geliyor? Olacak mı, olmayacak mı? diye sorarız. Bu aslında gönül gücüne inanmanın bir ifadesidir. Pekçoklarımız, gönül gücüne öylesine inanmıştır ki; bir şey içimize hoş gelmiyorsa, onun olmayacağına muhakkak nazarıyla bakarız.

Bu muhteşem duyguların tümü; idrakte var olan bilinç kavramının kalple olan müthiş ilgisini sergiliyor.

Bu kaçınılmaz gerçeklerden anlıyoruz ki; kalp, maddesel yapısındaki ihtişamı, esrarı; bir başka planda daha da esrarı, net olarak duygular şeklinde sergiliyor.

Halbuki kalbin asıl esrarı onun daha derinlerindedir. Şimdi bir kat daha derinde sevgi ve merhameti inceleyelim:

İçinize bir duygu düştüğü zaman, hiç beyninizde değişik faaliyet fark ettiniz mi? Halbuki duygu başlar başlamaz kalp bölgesinde bir şeyler hissedersiniz.

Sevgiyi ele alalım: Hiç akıldan, beyinden başlayan aşk gördünüz mü? Sevdiğiniz ister yavrunuz, ister başkası olsun; onu hasretle beklerken kalbinize bir sıcaklığın aktığını fark etmemek mümkün mü? Kalbi saran bu sıcaklığın, günde yüz bin defa değişen kan alış verişiyle ne alakası vardır?

Kalbin mânâsından gelen her özellik, onun maddesine akseder. Bazen acı, bazen mutluluk verir. Bir kalp hastası sevgiyle bakan gözlerin altında rahatlaşır. İnanınız sevgi dolu bir kalbin durmasında bile bir mutluluk vardır.

Hasret ve yanış: Ayrılığın hasreti yine kalbde hissedilen bir acıdır. Özleyişin kalbden doğan bir duygu olduğu o kadar açıktır ki; özleyenin kalp bölgesinde tarifi imkânsız bir acı sezilir. Bu ne böbrek taşı sancısına, ne infarktüs ağrısına benzer. Bu duygu, kalbin özünden gelip maddesinde yangın çıkaran bir fırtınadır.

Sıradan bir üzüntü, stres; kalbi, bitkisel sinir sisteminden gelen sıradan hormonal tesirler gibi belirli bir yönde etkileyebilir. Yani bu etkiler damarları açıp kapayarak her organa tesir ettiği gibi, kalp damarlarına da tesir yapabilirler. Ancak hasretin ardında bir enfarktüs veya kalb spazmı mevcut değildir. Bu mühim tesbit, kalbin kendi özünde merkezleşen duygunun ayrı bir görünüşüdür. Hasretten ve ayrılıktan dolayı kalpte maddi problemler çıkabilir. Hatta kalb durabilir; ama bunlar bitkisel sinir sistemi menşe'li değildir.

Sevgi ve aşkın pervasızlığı:

Bazıları sevgiyi kalbe ve akla ortaklaşa paylaştırmak isterler. Halbuki sevgi; kalbe has bir his, hatta bir sezgi olduğu için pervasızdır. Sanki aklın ve mantığın bütün hükümlerine karşı kendi ağırlığını koyarak bayrak açar. Kendi istikbâlinin fermanını kendisinden alır. Sevgi öyle dayanılmaz bir duygudur ki; bitkisel sinir sisteminden gelişmek şöyle dursun, bu sistemi, hatta bütün vücudu hükmü altına alır. O "ye" derse yenir, "gör" derse görülür. İşte, kalbin, sevgiyle birleşen sezgi yanı, tamamen bağımsız bir sistemdir. Kendi iç dünyasından gelen mânâ mesajları ve kanunlarıyla birlikte gelir. Sevginin kalp merkezinden el koyduğu vücutta yönetim tümüyle değişir.

Yorumumuzun konusu, kalbe ilmî bir yaklaşım olduğu için konuların teferruatına pek girmiyorum. Ancak sevenin su veya yemek reflekslerinin nasıl kalktığını da ilmi bir tespit olarak hatırlatmak istedim.

Merhamet: Merhamet, batılıların ve onlardan ilham alan bizden bazılarının sandığı gibi; yalın bir acıma duygusu değildir. Sevgi ile gelişen, yardım ve fedakârlıkla büyüyen komple bir duygudur. Ne yazık ki günümüzde bir çokları, merhameti, zayıf ve hasta insanlara has bir acıma sanmaktadır. Halbuki merhamet mükemmel ve güçlü bir insanın, kalbinde doğan yüce bir sezgidir. Öyle ki; gerçek merhamet sahipleri aslında en güçlü insanlardır. Çünkü o duygu kalbin en sağlıklı halinde var olabilir. Eğer kalbde merhamet yok ise, o kalb asıl mânâsından uzak ve hastadır. Ve bize göre de en zayıf varlık merhametsiz olandır.

Modern psikoloji bu konuya yavaş yavaş yaklaşabilmiştir. Şöyle ki: merhametsiz ve katı kimseler ruhen hastadır. Acımasızların bu duyguları şuur altında yerleşmiş eksiklerden doğan bir tür aşağılık duygusudur.

Kalb davranışları, bütünüyle kendi kanunları içinde yürür. Nasıl zekâ aklın kaidelerinden dayanak alırsa; merhamet ve sevgi de kalbden istinad alır. Asıl önemlisi kalbe ait meziyetlerin başlı başına bir bütün teşkil etmesidir. Yani aşırı duygusallıktan başlayarak; önseziler, sevgi ve merhamet bir sistem teşkil ederler. Kalbinde sevgi taşıyan, aynı zamanda önsezi ve merhameti de beraber taşır. Yine önsezisi kuvvetli olanlar sevgi ve merhametten yana da güçlü insanlardır.

Kalbe ait özelliklerin biri de; reflekslerinde aynı ortak yanın bulunuşudur. Bundan evvelki bölümlerde göz yaşı refleksi üzerinde durmuştuk. Bunun sebebi, kalbin ayrı sinir merkezi gibi bu salgı bezini çalıştırma kabiliyeti oluşundandır.Bu bölümde söylediklerimizin teyidini yine göz yaşıyla tamamlamak istiyorum:

Vücudun maddi yanı ve bunu temsil eden birinci ve ikinci sinir sistemleri; mesajlarını sinir sistemleri; mesajlarını sinir telleriyle yürütürler. Kalbin merkez olduğu duygu sistemleri ise mesajlarını aracısız iletirler. Bu yüzden göz yaşı bezi beyinden gelen bir sinir tarafından sıkıldığı ve böylece göz yaşı meydana geldiği halde; çıkış mesajını beyinden almaz. Bu salgı bezini harekete geçiren bilmediğimiz bir intikâl; sevgiden, merhametten ve sezgiden otomatik olarak doğar. Zaten merhametin doğması için göz yaşı bezini çalıştıracak bir gönül ceryanı şarttır.

Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur. Bu hâl kalb mühürlenmesi açısından pek önemlidir. Bu, değişmez bir mânâ kanunudur. Kalbin, sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevki vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalb, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.

Gerçek mânâdaki şiire ve sanata güzellik veren sır, yine kalbde doğar. Gönül bestesinin rüzgârı esmeden ortaya çıkan ne şiirde ne de müzikte can yoktur. Sözlerin taşıdığı hikmet sırrı içindeki âhengi ve seslerin müzikleşen senfonisi; ancak kalbin duyu sistemi vasıtasıyla bize yansıyabilir. Hangi ses kulak sinirinden aldığı hızla beyine gidecek de müzik zevki verecektir? İnsan beyni bunlara mezun değildir. Hiçbir fizyolojik merkez, beyinde, sanatın ve duygunun temsilcisi olmamıştır. Gönül sarayının duvarlarından binbir âhenk aksetmedikçe, kalbde yeni duygulara vasıta olmadıkça sanat olamaz. Hatta sanatta asıl olan duyguyu başkalarına iletebilmek prensibi, kalbin saltanatının bir tezahürüdür. Bir anlamda eserde gönül sırrı varsa bir başkasına yansıyabilir.

Kalbin hissi yönündeki en büyük hususiyetlerinden biri de kalbler arasındaki karşılıklı haberleşmedir. Aynı hisleri paylaşabilen kalbler, yan yana gelince huzur ve mutluluk bulurlar. Aşkın hem tarifi imkânsız mutluluğu, hemde kavranamayan hasret acısı, kalbler arasındaki farklı duyguların âhenkleşmesinden doğar. Halbuki kalbler arasında farklı duygular varsa ve gönüller ters yüklü ise birbirinden kaçar. Yan yana gelince tarif edilmez bir cendereye girer.

Kalbin his yönündeki en akıl almaz özelliklerinden biri, zaman ötesi gücündedir. Yüzlerce önce yıl yaşamış bir insana hayran kalıp, onu severseniz; onun gibi duymaya, onun gibi sezmeye ve onun gibi davranmaya başlarsınız. Kalbin bu vasfı iyi bilinince; geçmişte yaşamış yücelerin hayatlarının kalblerde nasıl hâlâ devam ettirildiklerini anlayabilirsiniz.

Kalbin bu özelliği, insanın en esrarlı yönü olan "Teklik" hikmetinden gelir. Daha önce de temas ettiğim gibi; kalb, insanoğluna verilmiş öyle mükemmel bir ilâhi nimettir ki; onunla, insan ve evrendeki güzelliklerin hepsini bulur, hepsini yaşar. İslâm metafiziğinde gönüllerde büyüklerin tutulmasındaki sır bundandır.

Haluk Nurbaki

Related Posts with Thumbnails


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit