Ah Teslimiyet

avatar

Alâk Sûresi Işığında Hayatın Allah İçin Olması

2/7/2009,

Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda) yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.

İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz. Şöyle ki;

1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız. Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız (Alâk Sûresi, 1. âyet).

2- Okuyacağız; Neyi? İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle tefsir ederek. Nasıl? Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek, O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi) yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya “bismi Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir (1. âyet).

3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda Kur’an’a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin görevidir (1. âyet).

4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın “Oku” emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır (1. âyet).

5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet /ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir (1. âyet).

6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır (1. âyet).

7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor (1. âyet).

8- “Alâk’tan, Aşılanmış, Asılı, Yapışkan Bir Hücreden Yaratılmak”: İslâmî hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark etmedediği güvenli bir yere yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşıncaya kadar o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine benzer cemaat çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan gelecek olumsuz etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla neticeye ulaşmak için, hayırda yarış içinde olması. Aynen 300 milyon spermin yumurtayı döllemek için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki tohum gibi… Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi… Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır; ölme yok olma değil; daha güzel bir hayata dirilme olduğundan değişmesi, başak olması gerekir. Sonra küçücük buğday başağı, yumuşacık taze bir ot şeklinde olmasına rağmen sert toprağı deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa, yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş, yerine 70′den 700′e kadar çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir. (1) Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Canlı şehid kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de ölümden korkmadığını gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak aynı berekete sebep olurlar (2. âyet).

9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde gayret ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası sevgidir. Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla büyür. O sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur (2. âyet).

10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan, yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra gelen insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın yaratılışını araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması gerektiğine işaret ediyor (2. âyet).

11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun embriyona dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini müstağnî görerek tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura kapılması ne kadar tuhaftır? İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini görüp bildiği halde, nasıl olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı müstağnî tavırlar takınarak kulluktan kaçınır? (2. âyet)

12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini ve rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır. Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak ibâdet ve itaate dört elle sarılmalıyız (2. âyet).

13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir sudan yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer insanlarla eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak gerekir (3. âyet).

14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere (41/Fussılet, 53) vurgu yapıldığı için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,(2) ağır ağır, tane tane, (3) anlayarak, (4) düşünerek, (5) dersler çıkararak, (6) yaşama gâyesiyle (7) ve öğrendiklerimizi paylaşma (8) arzusuyla okumamız emrediliyor (3. âyet).

15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna fıtrat olarak, yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama bunlar bilgisayarlara yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi levhaları ya da paket programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim elde edecek, vahyi anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”le vurgulandığı şekilde ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan yararlanacak özellikler verdi. Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı insanın nefsine takvâ ve fücur olarak iki farklı özelliği, yani kötülük ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip veren (9) Allah, sonsuz rahmetiyle insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy” göndermiştir. Vahyin hidâyeti, rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye ulaşılamayacaktır (3-5.âyet).

16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması, ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir (4-5. âyet).

17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların ilerlemesinde, uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde esas teşkil etmektedir (4-5. âyet).

18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak için, insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla üstün gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır. İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan, yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi insana ihsan ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir. “Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.” Yani Allah, insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da, kalemle ona yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan Allah tarafından öğretilmesi, ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında mûcizesinin isbâtı için daha elverişli ve hücceti için de daha güçlü olmuştur (4-5. âyet).

19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah, ibâdetlerini yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir. Müslümanların, kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması; yeryüzünde sahiplik iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket etmesi icap etmektedir. Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların Allah’ın kendisine ikrâm edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten kendisine destek gelecek umuduyla azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması; böylece azgınlaşması sözkonusudur. Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı haber vermiştir: Kendisini müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve azgın birisi olur. Okumak ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar. Kendisini Allah’a muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi azgınlaşır ve O’na âsi olur (6-7. âyet).

20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın yergisine delâlet ediyor. Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan, maldan uzak durmak için bu yeterlidir (6-7. âyet).

21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu, her insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini haber vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını dizginlemesi ve sorumsuzluğunu durdurması için öğüt vermiştir. O’ndan geldiğimiz gibi, son dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a dönüp O’na hesap verileceğinin bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir (8. âyet).

22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel olmak isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar ortaya çıkan ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları namazdan ve onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan tâğîler ve tâğutlar çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek zorundayız (9-10).

23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu anlaşılmaktadır (9-10, 19).

24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine, müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde cezasını çekeceği vurgulanıyor (11-12. âyet).

25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde, dosdoğru yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla yetinmez; çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten sakınmadır ve Allah’a isyandan kaçınmadır (11-12. âyet).

26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in peygamberliğinden bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle onun Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden kulu örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş oluruz (11-12. âyet).

27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor. Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata müdâhale etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza müdâhale edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi onların tepkilerine rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz (11-12. âyet).

28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı) yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araştırma ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O, azgınlığın sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır (13. âyet).

29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı Rabbinin kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi bu kadar isyan içinde bulunabilir mi? (14. âyet)

30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah devreye girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara Allah yardım edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı; yaptığının yanına kâr kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu, âhiret hayatı vardır. Orada İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle cezalandırılacaktır (15-16. âyet).

31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla, ilkeleriyle, düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği şahsa karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe bir kimseye en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek anlamda güç ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim Allah’tan mahrum o neye sahip? (17-18. âyet)

32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a isyan edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı, onlara tâviz verilmemelidir (19. âyet).

33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır. Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir. Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve yasakları karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak emredilmiştir. Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak için secdeye kapanmalıdır (19. âyet).

Nüzûl Ortamı ve Biz

Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız. Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.

Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır; tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.

Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir. Bu kısa sûre, “nereden geldik (10) , nereye gidiyoruz (11) ve ne durumda olmalı, ne yapmalıyız?” (12) gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir. Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekte bu sûre, kime itaat edip kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber vermektedir.

Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından da temel teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor.

“Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!

Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar, sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla okumak“, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her işte Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda, tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden “Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.

“İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’ demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk bilincini kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin yalnızca O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve yalnızca Allah’a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah’ın kayıtsız şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma biçimi eksik kalacaktır.“

Vahiy, Hayata Müdâhaledir!

Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir. Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır. O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir. Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir… Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun, meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise, bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî hesabın görüleceği gündür.

“Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk” tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!” (13) Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.” (14) “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.” (15) Bu gerçeği kabul etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür ve zulümdür…

Dipnotlar
1-48/Fetih, 29
2-73/Müzzemmil, 2-6, 20
3-73/Müzzemmil, 4
4-Bk. 12/Yûsuf, 2
5-Bk. 38/Sâd, 29
6-Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
7- Bk.7/A’râf, 3
8- Bk. 51/Zâriyât, 55
9- 91/Şems, 8
10-Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
11-Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
12-Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek, müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
13-7/A’râf, 54
14-36/Yâsin, 22
15-6/En’âm, 102

Ahmed Kalkan



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

İki Ağrı (Dağı) Arasında Bir Ara’f: Aşk

2/7/2009,
İnsan maddî ve manevî varlığı ile bir bütün olarak yaratılmış. Her bir varlık unsuru izn-i ilahi ile bir duvarın tuğlaları gibi birbirini bütünlüyor. Böylece vücut hanesi meydana geliyor.

İnsanın bir azasındaki haz ve mutluluk hissi diğer azalarını etkilediği gibi o azasındaki ağrı, sızı zamanla diğer azalarına da sirayet ediyor. Onları da bir zaman sonra kendi haliyle muzdarip ediyor. Öyle ki bazen bir uzuvdaki rahatsızlık vücuttaki onlarca uzuvda uç eriyor. O uzuv bizzat kendindeki bir arızadan yada başka uzuvlardaki bir arızadan dolayı düzenini yitiriyor. Bazen, basit bir rahatsızlık olarak gözüken bir diş ağrısının altında altmış çeşit hastalık bulunabiliyor.

Maddi uzuvlardaki bir arıza sair cismani uzuvlarımızı etkilediği gibi manevi uzuvlarımızı da etkiliyor, onlarda bir maraz oluşturabiliyor. Bazen cismani uzuvlarımızdaki bir açmaz, acı, ağrı, sızı yada fıtrata aykırı bir durum manevi latifelerimizde önü alınamaz ağrılara, sızılara neden olabiliyor. Bunun en bariz misali şu ki, adi kavvat derecesine gelmiş bir göz bazen bir namahreme nazar ediyor. Mukabilinde bir muhabbet ve muhatap göremeyince umutsuzluğa kapılıyor, kalbin aynası olan gözünde başlayan bir sapma muhabbetin mahalli olan kalbinde binlerce ağrı açıyor.

İnsanın maddi/cismani varlığını oluşturan unsurlar birbiri ile ve manevi latifeler ile böyle ilişkili olduğu gibi maneviyatını oluşturan akıl, sır, nefs, ruh, kalb gibi azaları da benzer şekilde birbiriyle ilişkili. Manevi azalarının birindeki manevi bir lezzet ve nimet diğer manevi latifelerine ve azalarını besleyebildiği gibi, yine manevi azalarının birindeki bir araz, maraz, kusur, hastalık, ağrı, sızı zamanla diğer azalarına sirayet ediyor. Mesela ruhta var olan mana aleminde kendini bir şeye nispet ettirme arzusu mahall-i iman olan kalbe ulaşıyor ve izn-i ilahi ile iman ve hidayet nimetini meyve veriyor. Tam tersine bazen de akılda başlayan şüphe zamanla nefse, kalbe ve ruha sirayet edip, insanı imansızlığa götürebiliyor. Dostoyevski’nin kahramanlarından Raskolnikov için böyle bir ağrıdan bahsedilir. Eveti Raskolnikov’un bir “iman ağrısı” vardır. Bunu bize biz müminlerin başka başka ağrıları olduğunu öğreten Cahit Zarifoğlu söylüyor.

Allah rahmet eylesin Zarifoğlu her ne kadar Raskolnikov’daki iman ağrısını teşhis edebilmişse de, her ne kadar yaşadığı şehirde sabah ezanının okunmadığını fark edip, bütün müminler adına ağrılara yakalanabilmişse de, her ne kadar “Afganistan Çağıltısı” ismindeki şiiriyle bizlere çok uzak coğrafyalarda ne büyük acıların, ağrıların var olduğunu hissettirebilmişse de, yaşasaydı her halde bu günkü genelde bütün insanlığın özelde bütün müminlerin yaşadığı ağrıları, acıları ne öngörebilirdi, ne de belirtiler ortaya çıktığında teşhis edebilirdi.

Evet, bu gün müminlerin hayatında baş etmesi zor öyle ağrılar var ki. Her şeyden önce İslam dünyasının birçok yerinde kan ve gözyaşı var. Masum müminler eziliyor, katlediliyor. Milyonlarca mümin açlık ve susuzluk girdabında kıvranıyor. Bu katliamlar, bu yoksulluk “Bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlike dışarıdan geliyordu. Mukavemet kolaydı. Şimdi kurt gövdeye girmiş. Korkarım ki cemiyetin bünyesi bunu kaldıramaz…” diyebilen vicdan sahibi müminlerin içini sızlatıyor, kalbini ağrıtıyor. Öte yandan müminlerin manevi dünyalarında bu katliamlardan ve yoksulluktan tevellüd etmeyen, kurdun gövdeye girdiği öyle ağrılar, sızılar, kırgınlıklar, küskünlükler, bıkkınlıklar var ki, katliamlardan ve yoksulluktan mütevellid olmayan ağrılardan, sızılardan daha fazla müminlere zarar veriyor. Öyle bir ağrı ki müminin basireti bağlıyor, nazarı bulandırıyor.

Bu gün müminlerin hayatındaki müminlerin basiretini bağlayan, nazarını bulandıran en büyük ağrının ne olduğunu öğrenmek istiyorsak ehl-i imanın okuduğu kitaplara göz gezdirmek yeterlidir. Tahmin edeceğiniz gibi ehl-i iman arasında son dönemde en çok satan kitaplar aşk ve evlilik kitapları. “Ömür Boyu Aşk”, “Aşkın Terapisi”, “Evlenmeyen Erkekler, Evlenemeyen Kızlar” vb. isimlerle piyasaya çıkan kitaplar gerçekten de çok satıyor. “Aşkın Terapisi” isimli kitaptan da anlaşılacağı üzere bu kitaplar bizlerde var olan bir ağrıya gönderme yapıyor: Aşk ve evlilik.

Rabbimiz kalbin batınını iman, marifet ve muhabbet için yaratmış. Kalbi kendisine layık ibadetle meşgul etmek için içine sevme ve sevilme arzusu koymuş. Değil mi ki kalbin daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Bunun için hemen her insan için kalbine karşılık olacak karşı cinsten bir insan yaratmış. İnsan kendisini nispet ettirebileceği, manevi muktesebatını aktarabileceği, üzerinde kendi siretinin suretini seyredebileceği, sesine ses verebilecek, sesinin yankısı olabilecek, insan veya insanları talep etme arzusu ile yaratılmış. Sevdiğini karşısına bir dağ gibi alıp, ona içindekileri haykırma isteği ile teçhiz edilmiş.

İnsanın karşı cinsten birisi tarafından sevilme ve anlaşılma, muhatap ve muhabbet edilme arzu, istek ve talebi şüphesiz ki fıtri bir hal. Buraya kadar ne imani, ne de insani açıdan bir sorun ortaya çıkmıyor. Ne var ki bu fıtri durum nefsi bir hal arz ettiğinde insan kendini önü alınamaz meseller, meseleler, sorunlar, sıkıntılar, ağrılar, sızılar içinde buluyor. Zira kişi muhabbet edebileceğini ve muhatap olabileceğini sandığı karşı cinsten biri ile karşılaştığı zaman, onun da kendisine muhabbet etmesini ve kendisini muhatap olmasını bekliyor. Ne var ki muhabbet ve muhatabiyet durumu tek taraflı olursa, bir ağrıdır başlıyor kalpte. Herkesin bildiği manada bir aşktır başlıyor insanın kalbinde. Evet aşk kalp ağrısı ile başlıyor. Aşk nefsin beklentileri doğrultusunda işlemeye devam ettiği müddetçe ağrı artıyor. Beklentiler, talepler, istekler, arzular muhabbet edilen ve muhatap alınan kişi tarafından yeterli ölçüde karşılanmadığı müddetçe ağrı baş edilemez hale geliyor. Kalpten fikre bir menfez açılamıyor ki, bu durum aklileştirilebilsin, kalbileştirilebilsin. Sonunda hırs kalbi delip, parçalıyor. Akıl da kalbsiz kalıyor. Artık kalpteki ağrı baş ağrısına dönüşüyor. Sözün kısası aşk kalb ağrısı ile başlıyor, baş ağrısıyla bitiyor.

Buraya kadar ki ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere günümüzdeki nefisle sınırlandırılan veya nefsin payının kalbin ve ruhun payından fazla olduğu aşkın ve aşk evliliklerinin geldiği noktayı şöyle özetleyebiliriz: İki ağrı arasında (kalb ağrısı ile baş ağrısı arasında) bir a’raf: Aşk ve aşk evlilikleri.

Baş ağrısı aşık olduğumuz veya olabileceğimizi sandığımız hiçbir insanın bizim muhabbet etme ve muhatap olma taleplerimizi tam anlamıyla karşılayamayacağını bilemememizden veya öngöremememizden kaynaklanıyor. İktidarı cüzi bir varlıktan bize göre külli bir durum olan aşkımıza cevap vermesini beklememizden kaynaklanıyor. Bir kayadan bir dağ olmasını ummaktan kaynaklanıyor. “Bir dağ olsun, sesimize ses versin” şeklindeki ümidimizden kaynaklanıyor.

Baş ağrısı aşık olduğumuz kişi ile aynı yere bakmak yerine onun bizim gözlerimizin içine bakmasını istememizden kaynaklanıyor. Değil mi ki hemen her seferinde sevdiğimiz kişiye karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeden ondan hak ve yetkiler talep ediyoruz.

Baş ağrısı aynı yastığa baş koyarken ayrı ayrı nefislere sahip olduğumuzu unutmamızdan kaynaklanıyor. Şöyle baş başa verip nefislerimizi terbiye etme cesareti gösteremiyoruz. Çünkü doğru dürüst kendimizle baş başa kalamıyoruz.

Baş ağrısı “baş olmak” ve “başa güreşmek” arzusundan kaynaklanıyor. Oysa hiçbirimiz “başaltında” da güreşme tevazusu gösterecek kadar güçlü olmaya çalışmıyoruz. Zira reddedilmeyi yani yenilgiyi kabullenemiyoruz. Bunun için karşımızdakinin yerine getirilmesi çok da büyük bir bedel gerektirmeyen herhangi bir isteğini “baş göz üstüne” deyip kabul etme cesareti gösterecek kadar cesur olamıyoruz. Tam tersine kendimizi bir aşk içinde görmek yerine bir savaş içinde görmeye başlayarak “baş (kelle) almaya” kalkıyoruz.

Baş ağrısı biraz da “ağrısız baş olmaz” hakikatini bilemememizden kaynaklanıyor. Hemen her seferinde, ağrı başlar başlamaz, ağrı ile baş etmek yerine hemen ağrı kesiciler almaya kalkıyoruz.

Baş ağrısından kurtulmanın yolu kişiden kişiye değişse de yine de hemen her insana reçete olabilecek şeyler de yok değil. Özellikle bu insan bir mümin ise. Mesela yukarıda altını çizmeye çalıştığımız şeylerin altını çizmek yerine üstünü çizebilsek şu baş ağrısından büyük oranda kurtulacağız. Sözgelimi muhabbeti ve muhatabiyeti hak eden birisini kendimize habib (sevgili), halil (dost) ve muhatap seçebilsek… Birbirimizin gözlerinin içine bakmak yerine bir hedefe beraberce bakabilsek… Kendi nefsini ıslah etmeyen başkalarının nefsini ıslah edemez, deyip işe kendi nefsimizden başlayabilsek… Mesela birbirimizde fani olabilsek…

Kanaatimce baş ağrısından kurtulmanın en kolay yolu işi baştan sıkı tutmaktan geçiyor. Nefsani nedenlerle sevmek yerine -ki bu sadece hoşlanmaktır- , muhabbetin mahalli olan kalbimizdeki şefkat ve merhamet duygusu ile sevdiklerimize yönelebilsek… Yüreklerimizi fani zevkler ile tüketmesek… Rıza-i ilahi ile ihlas ve uhuvvet prensipleri dahilinde sevdiklerimize muamele edebilsek… Her şeyden önemlisi Kur’an’ın i’cazı beyan etmek için beraberce hizmet etmeyi kendimize hedef seçebilsek… Karşımızdakini Muhammed Mustafa’nın (sav) ve Hz. Hatice’nin bu çağdaki bir gölgesi ve timsali olarak görebilsek… İşte o zaman kayalar dağ olur, sesimize ses verir. İşte o zaman Hz. Davud kıssasında olduğu gibi dağlar bizim hizmetkarımız olur.

Bizler bu gün aşk ve aşk evliliği gibi iki ağrı dağı arasında bir ara’fta yaşıyoruz. Bu ağrı dağı bana hayatı boyunca hiç evlenmemiş, aşka hemen hiç pirim vermemiş, aşka hemen hiç pirim dememiş, bunun yerine acz, fakr, şefkat ve tefekküre sürekli vurgu yapmış bir iman ve i’caz ehlini hatırlatıyor: Bediüzzaman. O, tabir yerinde ise iman hizmetinden başını kaşımaya vakit bulamış bir insandı. Çocukluğundan beri bir ağrısı, bir ağrı dağı vardı. Onun Raskolnikov’dan farklı olarak bir iman ağrısı vardı. Raskolnikov’daki iman etme arzusu mukabil, Bediüzzaman’da Kur’an’ın icazını beyan ederek insanlığı imana çağırma ağrısı vardı. O, bu ağrıya bir rüyada tutulmuştu. Hatırlarsınız, Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesi’ni:

“Bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zat, bana amirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et.” Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”

Bu gün bizler için Ağrı Dağı nefsimizin isteklerine göre şekillenen aşkımız, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Müthiş infilak eden de aşk, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Yine de korkmamak gerekiyor. Zira Cenab-ı Hak Rahîm’dir ve Hakîm’dir. O bize merhamet etmiş, iman nimetini vermiş. Bize düşen sadece beraberce “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan etmek.”

Bu gün hala bizlerin aşkımızdan, eşimizden, evliliğimizden, ailelerimizden başlarımız ağrımaya devam ediyorsa, bu bizim Bediüzzaman’ınki gibi Ağrı dağı cesametinde ağrılarımızın olmamasındandır. Bediüzzaman’ın gördüğü rüyanın bizim rüyamız olmamasındandır.

Biz bu rüyayı göremiyorsak, daha çok Ağrı Dağı efsanesi dinleyeceğizdir. Daha çok “Ağrı dağından uçtum/ Çayır çimene düştüm/ Ne belalı başım var/ Vefasız yare düştüm…” diyen türküler söyleyeceğizdir.

Mustafa Oral


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Hazan mevsimi biteli epey oldu

26/6/2009,
O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi? O ümit güneşinin öldüğünü kim söyledi? O güneşin düşmanı damın üstüne geldi de iki gözünü yumdu ‘güneş öldü’ dedi.
Hz.Mevlana

Hazan mevsimi biteli epey oldu şehirde. Şimdi kışın hüznünü yaşıyor cümle alem. Hazanın sararıp dökülmüş, sokaklarda ağırlanan sersefil yaprakları bile kalmadı. Hepsini son rüzgarlar savurdu, yağmurlar toprağa kardı. Şimdi toprağı örten yağan kardı.

Kar yağıyor, yağdıkca örtüyor şehri, toprağı, çalıları, kusurları, günahları. Kar yağdıkca şehir beyazlıyor, bütün renksizliğinden soyunuyor, beyazı giyiniyor. İnsan ne zaman soyunur renklerinden, ne zaman giyinir beyazları. Ne zaman insanın üzerini de örter kar, toprak misali..

Sonbaharı geçtim, kısa geldi ömrüm. Sararıp dökülen yaprakların toprağa karılması gibi benim de ölüme terkettiğim geçmiş günlerim toprağın bağrında. Son günleri de bohçalayıp geçmişe teslim ettiğimde, artık günlerini tüketmiş, sararıp solmuş, ruhumun da terkettiği bedenim toprağa karılacak. Ben de geçmiş olacağım. Di’li geçmiş zaman kipiyle anılacak adım. Annemizdi, diye söze başlayacak çocuklarım, eşim de beni yad ederken di’li geçmiş zaman kipini kullanacak, arkadaşlarım, dostlarım ve dahi düşmanlarım…

Benden haber veren sararmış fotoğraflarım bir süre misafir olacak ellerde. Bakıp bakıp ya gülümseyecekler, ya da yanık bir ‘keşke’ çıkacak dudaklardan. ‘Keşke’ diyecekler, ‘keşke burada olsaydı’… Heyhat, keşkelerin ne yaşayana, ne de ölene bir faydası olmayacak. Ne zaman duracak, ne değeri gelecek. Giden de geri gelmeyecek… Ne bugün ne de yarın. Hayat, kendi ırmağında akışına devam edecek, küçükler büyüyecek ve keşkelerle anılan ‘ölü’ çoktan unutulmuş olacak. Fotoğrafları da bir sure sonra fazlalık olup atılacak unutuluşun en kör kuyusuna. İnsan toprakta erirken, hatıraları da unutuluşun toprağında erimeye bırakılmış olacak.

Bir süre sonra hatırlayan bile kalmayacak beni. Bunca çabalıyorum hatırda kalmak için, niye. Niçin fotoğraf çektirip duruyorum? Niye mektuplar yazıp duruyorum? Gönlümden akıp duran metinleri kelimelere bürüyüp yazıyorum, niçin? Hatırlanmayacaksam, unutuluşun kör kuyusuna atılacaksam hatıralarda, niye bunca çaba? Niye…? Unutulmak istemiyorum. Yok olup gitmek istemiyorum. Kendisi de unutulmaya mahkum olan insan hatırlayabilir mi beni? Kendisi de toprağa karılmaya nişanlı olan insan kurtarabilir mi beni unutulmaktan? Hayır, hayır… Biliyorum, benim gibi fenaya müptela yani her anını feleğin çarklarına kaptıran, ebede müştak yani feleğin çarklarında kaybettiklerini bulmaya, bulup sonsuzluğa ulamaya muhtaç bir insan ya da insanlar yapamazlar bunu. Hatırda tutamazlar beni isteseler de. Hatırda tutacak kimdir beni? Hatırlayacak. Unutmayacak. Kim beni ebedi ihya edecek? Eriyip dağılmış olan beni kim toplayacak zerre zerre?

Düşündükce berraklaşıyor zihnim. Geliyor cevaplarım. Hayatı bana veren, bu dünyada beni nazlı bir misafir gibi ağırlayan, sonra bu dünya uykusundan ölümümle uyandıracak olan beni… Yokluktan alıp beni varlığa taşıyan… Seven beni, sevdiren, kimse ancak O hatırlayacak beni. Yokluktan çıkardığı gibi yoklukta bırakmayacak beni. Hatırda tutacak, herkesin unuttuğu yerde hatırlayacak beni. Inna lillahi ve inna ileyhi raciun…

Semine Demirci


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

İki sevme arası bir itaat

26/6/2009,
Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki? İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

İtaat etmek, hep zor gelir insana. Zoruna gider, zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı, kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: “İtaat edilecek. İtaat eeet!”

Peki ya, Peygambere itaat etmeye ne demeli? O’nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O’na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? “İte kaka” bir itaat mi isteniyor bizden? “Ya itaat edersin, yoksa yanarsın” şantajıyla mı çağrılırız Resulullah’a [asm] itaate?

Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize “zoraki” bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O’nun bize çizdiği “yol”u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa, yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa, gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden Allah başka biri, bizi Resulullah’ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki?

İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.

Her itaat çağrısı, bir soruyu kaçınılmaz kılar: “Niye ki?” “Nereden icap etti bu itaat şimdi?” Noktalı bıraktığımız yerlerde, Rabbimiz “Niye ki?”nin cevabını veriyor. “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin…” Demek ki, Resul’e itaatin gerekçesi, hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O’na itaat.. Sevmene bağlı… Hem de Allah’ı sevmene… “De ki,eğer sevmeye Allah’tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana itaat etme…” “De ki, eğer Allah’ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana itaat etmesen de olur…” “De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, bana tâbi olma…” “Yine, de ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme… “Bir de, de ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir’ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, bana değil onlara itaat et.”

Sözün özü: Resullullah’a itaatin ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka değildir. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, “zoraki” değildir Resûlullah’a itaat…

Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: “İtaat edince n’olacak?” “Nereye varacağım O’nun izinden yürürsem?” “Ne elde edeceğim, O’na tâbi olarak?”

Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: “sevilmek.” “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin…” Yani. “De ki, eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur..” “Yine, de ki, eğer Allah’tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme.” “Yine, de ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, Allah’tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, ebedî diri kılacaksa, benim ardıma düşmesen de olur…” “Bir de şöyle de ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen Allah değil de bir başkasıyla, bana tâbi olmasan da olur..”

Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, Allah tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: “…öyle sevsin ki Allah sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.” [Al-i İmran, 31]

Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar “körleştirici” bir sevgi. Öyle bir sevilme ki, sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü, bakışı, edası duymuyor, görmüyor, bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki, sevilenin tüm hataları, cinayetleri, isyanları hasıraltı ediliyor, örtülüyor.

O Allah ki, Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. “Eğer Allah’tan başkasını sevmek daha anlamlıysa, bana itaat etmeyin” diyor Resulullah.. “Eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz, yine bana itaat etmeyin!” diyor Resulullah. Daha doğrusu, denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden, sevilmek isteyen Allah’ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?

Senai Demirci


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

avatar

Üç Aylar ve Recebi Şerif

23/6/2009,
Önümüzdeki cuma günü idrâk edeceğimiz mübârek recep ayı, Kamerî ayların yedincisidir. “Eşhuru hurum”dan olan bu ay, ŞEHRULLAH yani Allah Teâlâ’nın ayıdır. Bu aya oruçlu girmeli ve bu ayda çok iltica etmelidir.

Recep ayının 1’inci günü oruç tutanlara 3 senelik, 2’nci günü oruç tutanlara 2 senelik, 3’ncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevâbı verillir. Bu, hadîs-i şerîf ile sâbittir. Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevâbı verilir.

Bu ay Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir ay olduğu için yalnız Zât-ı İlâhi’yi bildiren İhlâs Sûresi’ni çok okumak lâzımdır. Bilhassa bu aya hürmet olarak, ayrıca günde 11 defa İhlâs-ı Şerif okumalı, tevhid, istiğfar ve salavât-ı şerifeyi ihmâl etmemelidir.

Bu ayda 2 kandil vardır:

1. İlk cuma gecesi “Regâib Kandili”,

2. Yirmiyedinci gecesi “Mî’rac Kandili”dir.

Bu ayin birinci gecesi bir tesbih namazı kılınır. Veya Receb-i Şerif’in ilk onu zarfında bir def’aya mahsus olmak üzere kılınan on rek’at namaz da kılınabilir.

Recep ayında her gün, başında ve sonunda 7’şer Fâtiha okumak suretiyle 100 İhlâs-ı Şerif okumak da çok sevaptır. Bu ayda, mümkün olduğu kadar Hatm-i enbiyâ yapmalı ve oruç tutmalıdır. 13, 14, ve 15’inci günlerinde oruç tutanlar, bu sünnet-i seniyyeyi yerine getirdiklerinden, nice hastalıklardan sifa bulurlar

Receb’in; 1’i ile 10’u arasında, 11’i ile 20’si arasında ve 21’i ile 30’u arasında olmak üzere sadece birer defa kılınacak 10’ar rek’at Hâcet namazı vardır. Bunların her üçünün de kılınış şekli aynıdır. Yalnızca namazların sonlarında okunacak duâlarda fark vardır. Bu namazlar, akşamdan sonra da, yatsıdan sonra da kılınabilir. Fakat, cuma ve pazartesi gecelerinde ve bilhassa teheccüd vaktinde kılınması efdaldir.

Bu namaz, mü’min ile münâfığı ayırır. Bu 30 rek’at namazı kılanlar, hidâyete ererler. Münâfıklar bu namazı kılamazlar. Bu namazı kılanın kalbi ölmez. Bu 30 rek’at namaz Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in berberi, Selmân-ı Pâk (r.a.) hazretleri tarafından rivâyet edilmiştir.

Kılınış şekli: Hâcet namazına şu niyetle başlanır: “Yâ Rabbî, beni, dünyayı teşrifleriyle nûra gark ettiğin Efendimiz hürmetine, sevgili ayın Receb-i şerif hürmetine, feyz-i ilâhine, afv-ı ilâhine, rızâ-i ilâhine nâil eyle. Âbid, zâhid kulların arasına kaydeyle. Dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyle. Rızâ-i şerifin için, Allâhü Ekber.”

Her rek’atte 1 Fâtiha, 3 Kulyâ eyyühe’l-kâfirûn, 3 İhlâs-ı şerif okuyup, 2 rek’atte bir selâm verilir. Böylece 10 rek’at tamamlanır.

` İlk on gün içinde kılınan namazdan sonra, 11 defa “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunup duâ edilir.

` İkinci on gün içinde yani Receb’in 11’i ile 20’si arasında kılınan 10 rek’atten sonra, 11 defa: “İlâhen vâhıden ehaden sameden ferden vitren hayyen kayyûmen dâimen ebedâ” okunup duâ edilir.

` Üçüncü on gün içinde, yani Receb’in 21’i ile 30’u arasında kılınan 10 rek’atten sonra da 11 kere: “Allâhümme lâ mânia limâ â’tayte, velâ mû’tiye limâ menâ’te, velâ raadde limâ kadayte, velâ mübeddile limâ hakemte, velâ yenfeu ze’l-ceddi minke’l-ceddü. Sübhâne rabbiye’l-aliyyi’l-â’le’l-vehhâb. Sübhâne rabbiye’l-aliyyi’l-â’le’l-vehhâb. Sübhâne rabbiye’l-âliyyi’l-â’le’l-kerîmi’l-vehhâb. Yâ vehhâbü yâ vehhâbü yâ vehhâb” okuyup duâ edilir.

(Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu

başa dön

Add to Technorati Favorites My BlogCatalog BlogRank

Religion Business Directory - BTS Local Join My Community at MyBloglog! Blog Linkleri Link Dizini TopOfBlogs Blog Directory Art & Artist Blogs - BlogCatalog Blog Directory Bloglar Alemi Clicky Web Analytics Clicky Top Religion blogs blogarama - the blog directory
Toplist İslam
Site ekle (Vynet) islamiweb.net islami Siteler

islamiHit.com Dini100.Net

NurluYuz ListeNur.de - islami siteler listesi Ýsimdefteri - Siteni ekle bedava reklam


Powered by  MyPagerank.Net

Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit